1. Ana Sayfa
  2. Terakki Göstermeyen Hikayeler

Bilmem Kaç Metre Sonra Sağda Memleketimin Tabelası

Bilmem Kaç Metre Sonra Sağda Memleketimin Tabelası
+ - 0

“Kalk abi Diyarbakır’a geldik!” dedi ve omzumdan sarstı. Gözlerimi yavaşça açtım ve uyku sersemi bir ses tonuyla ne Diyarbakır’ı dedim. İzmir’e gitmiyor mu bu arada?

Suratına hınzır bir gülümseme takındı muavin çocuk. “Zeki Demirkubuz şakası yaptım abi. Hani Masumiyet filmi…”

Neden uyandırdın diyerek lafını böldüm. Zaten Osman Gazi köprüsünü geçtikten sonra dalmışım. Bir iki saat anca uyudum.

“Susurluk’a geldik abi. Yemek ve ihtiyaç molası… Ondan uyandırdım.” Dedi.

Ulan dedim içimden. Gereksiz yükseldim muavine. Sonra hemencecik gözlerinin içine baktım. Karlı dağları göremeyince merak ettim arkadaşım dedim. Gülümsedi.

Akabinde indim aşağıya hemen bir ayran içiyim dedim. Saat öğlen üç civarlarıydı. Yaz ayları olmasına karşın serin bir hava vardı. Dinlenme tesisi sihri dedim geçtim. Biraz daha yürüdüm gözlemecilerin ilerisine doğru. Otomatların orası sakin gibiydi. El falı bakan makine ile boks yumruk zamazingosunun arasındaki masaya oturdum. Eskiden cam bardağa koyarlardı bu ayranı. Böyle Alman bira bardaklarına benzerdi. Şimdilerde kartonpiyer midir, dümdüz plastik midir ne menem bir materyalden yapıldıysa, eski tutuşu veremiyor.

Pipetin kenarıyla köpüklerini yedim. Sonra kalan ayranı fondipledim. Hemencecik maillerime bakmak için telefonuma yeltendim. Standart günlük raporların yapılması için uyarı postları ve anlaşma yapmak için gittiğim şirketin bana gönderdiği otel-kayıt bilgileri dışında ekstra bir mailim yoktu.

Kalktım makinelerin arasından, elimdeki ne idüğü belirsiz bardağı çöpe attım ve otobüsüme oturdum. Motor durduğu vakitlerde otobüsün içi durulacak gibi değildi. Baktım saate üç buçuğa iki dakika var. Sabrederim dedim ne olacak? Kemerimi bağladım. Telefonumu şarja koydum derken motor çalıştı. Sonrasında muavin çocuk elinde kolonya ile koltukları dolaşmaya başladı. Bana sıra geldiğinde gülümsedi. Sen ne okudun diye sordum çocuğa. “Sinema ve televizyon abi.” Dedi. “Ama hayat işte… İş bulana kadar burada devam ediyorum.” Diye ekledi. Umudunu yitirme babayiğit dedim. Eyvallah anlamında kafasını salladı. Sonraki sıralarda oturan yolculara kolonya ikramına devam etti.

Sonrasında otobüs tesisten çıktı. Taktım kulaklığımı açtım sıradan bir şarkı. Sıradan akan sıradan bir şarkıydı. Günümüz şarkılardan böyle ruhsuz, manasız, kaygısız bir denemeydi. Olsun dedim vakit ölüyor ne güzel.

Dayadım başımı cama parça parça uzayıp kısılan çizgilere daldım. Ara sıra arabalar şerit değiştirdi. Bazen büyük araçlar geçti yanımdan. En çok da benzin yüklü tankerlerden korktum. Yanıcı madde ibaresini gördüğüm ve hareket halinde olan her vasıtadan korkmuşumdur. Sonuçta her insanın yersiz ve egzajere fobileri olabilir. Kangurulardan da korkarım misal. İnsan boyundaki keseli fareler… Korkutucu bir tayf…

Fobileri geçen ışıklarda bıraktım sonra. Üst geçidi geçince yol bir boşalır gibi oldu. Sonraki birkaç kilometre ıssızdı. Yola doğru uzayan dikenli bitkiler ve çakıl taşları dışında bir şey yok gibiydi. Otoban kenarındaki coğrafyalarda ayak basılmamış yerler olabilir diye düşündüm. Neden olmasın?

Sonra dayanamadım bu denli saçmalığa ve kulaklığımı çıkardım. Şimdiki gençler ne dinliyor diye düşündüm. Sanki kocaman bir jenerasyon koltuk altından osuruk sesi çıkarıyor ve bunu dinliyor. Hem de ciddiye alarak. Neyse dedim. Kaliteli müzik lüks işidir. İllaki bu kıytırık ses kirlilikleri biter. Millet gerçekten müzik dinlemek ister ve bunlarda rağbet görmez. Yani umarım.

Toparladım kulaklığımı bel çantama koydum. Biraz uğraştırdı meret. En sonunda kafamı kaldırdım tekrar. Güneş gözlerime doğru Selamünaleyküm kral dedi ve gözbebeğime girdi. Ulan dedim kaptan sen nasıl manevralar yapıyorsun. Ekseni yok saydın güneşle içli dışlı olduk.

Hemencecik çektim kavuniçi perdeleri. Ufacık bir boşluk bıraktım yolu izlemek için. Öyle ormanlık bir yerden geçiyorduk. Tepeler vardı, uyuyan devler, kayalıklar ve çatlaklar… Rüzgar gülleri vardı yukarılarda ve hemen yolun kenarında tabelalar. Dört kilometre ötede gözlemeci vardı ve yörük yemekleri yapan lokantalar…

Kırkağaç kavunları ve cüce biblolarının olduğu satıcıları da solladı araba. Canım balkabaklı turta çekti batılılar gibi. Fıstık alerjisi oldum sandım aniden ve canımın sıkıldığını fark ettim. Hızlıca birkaç haber okudum gündemden. Vazgeçtim çok geçmeden. Canım daraldı okudukça.

Sonra arkama döndüm otobüstekilere baktım. Hep aynı cinste insanların bindiğini fark ettim. Evin küçük ya da ortanca kızı ile aynı koltukta oturan anane ya da bir tık yaşlı anne ki bunlar genelde büyük çocuğunun yanına gidiyorlardır. Hemen arkalarında üniversite bebeleri, onların arkasında koltuğunu cehennemin dibine kadar indiren görgüsüz herhangi bir davar… Elinde çantasını tutan ve güllü Yasin okuyan bir başka teyze, bağırarak Kürtçe konuşan bir dayı ve onun beş tane çocuğu ki bunların beşi de sadece iki koltukta oturuyorlardı… Öyle alelade detaylar ve bir otobüste olması gereken her tür insan… Vazgeçtim bu katalogdan ve önüme döndüm. Güneş diğer cenaha düşünce perdemi açtım. Tren yoluna paralel gidiyorduk. Derken karşı istikametten bir lokomotif göründü. Bir düdük öttürdü içten ve yanımızdan geçmeye başladı. Vagonlar ardı ardına gidiyordu ve bizim kinetiğimiz yüzünden de baya hızlıydı. Kamuflajlarla örtülü vagonlardan dışarı sarkan tanklar vardı. Trene yarım dakika bakamadan geçti ve akabinde solumuzdan son model bir spor araba fırladı. Kaptan kallavi bir küfür savurdu. O kadar sinirli bağırdı ki arkamızdaki desibel rekoru kıran kürt dayı bile sustu.

Bir süre otobüste çıt çıkmadı. Sonra yine biri uykuya dalmış olacak ki horlamaya başladı. Akabinde matine devam etti. Bağıranlar, sohbet edenler, muavini çağırıp çay ve dandik keklerden isteyenler…

Dışarı bakmayı sürdürdüm. Tarım fuarı varmış eylül ayında. Endüstriyel makinelerin lansmanını yaparlar belki dedim. Yol boyu uzanan bağlara bakındım sonra. Üzüm vakti gelmişti egeye. Asmalar kocaman olmuştu. Yol kenarında horozlar da vardı. Ya da tavuklar. İbiklerinden pek anlamam.

Horoz ibiği çiçekleri de gördüm. Tam da mevsimi dedim içimden. Öyle böyle zaman öldürürken baktım ki bilmem kaç metre sonra sağda memleketimin tabelası vardı. Allah’ım dedim… Ne ara geldik? Ne ara bu topraklara girdik?  Söylenirken aniden gözlerimi kapadım. Hiç hazır değildim. Liseden beri oraya adım atmamıştım.

Okuyan her genç gibi iş yetersizliğinden ötürü İstanbul’a gitmek zorundaydım. Güneş enerjisi firmasında enerji mühendisi olup, İzmir’de anlaşma yapmaya gidene kadar buraya geleceğimi hiç düşünmemiştim. Gerçi gelmedim, sadece geçiyorum ancak gözümü açmak dahi istemiyorum.

Utanmaktan değil, görmek istememekten ötürü de değil. Sadece bu an görmek istemiyorum. Nedeni belirsiz. Belki bir vefasızlık yaptım diyedir. Belki de en iyi halimle dönmek istediğim içindir. Bilemem.

Lakin herkesin bildiği bir gerçek vardır. Küçük şehirlerde yaşayan insanlar, memleketlerinin kaldırımlarını dahi ezberler. Her köşe başına bir yaşanmışlık atar ve anılar, vicdan muhasebesinin en katı jürileridir. İş için, hayat için, bir takım başarıları kovalamak için çıkmak zorunda kalırsın çocukluğunun geçtiği yerden ve bu yakanı hep bir hasretle tutar. Diridir. Sıla dersin, gurbet dersin adına. Gidersin, bir gün dönmek için gidersin. Sistemleri, dönemleri ve imkanları suçlarsın. Ah dersin keşke gitmek zorunda kalmasam.

İnsanı şehirlere bağlayan anılar, anıların oluşmasını sağlayan da şehirlerdir. Doğup doyduğun yeri senden çıkarsan, geriye pek de bir gerçek kalmaz. Özetle görmek istemezsin. Henüz değil…

Belki bir gün, elbet bir gün… Bayram değil seyran değil derken apansız geleceğim. Ancak bugün değil… Henüz değil…

Sonrasında hissettim galiba, açtım gözlerimi geçmişim memleketimi. Bilmem kaç metre geride solda kalmış. Sonraki senelere umut bağladım, sözler ısmarladım derken İzmir’e geldim. Saate baktım yeni otoyoldan gelmiş gibi hızlıydık. Daha da vardı toplantıya ve hava sıcaktı. Bornova’ya inip boyoz yemeye karar verdim. Küçük parkta bir unlu mamüller buldum ve birkaç tane boyoz söyledim. Yemeye başladım ancak memleketimin olduğu yöne doğru bakamadım. Henüz değil…

Yorum Yap