1. Ana Sayfa
  2. Terakki Göstermeyen Hikayeler

Toplu Konutlara Kar Yağmış

Toplu Konutlara Kar Yağmış
+ - 0

Bazen bir memleketten gelirim, doğup büyümüşüm fark etmemişim. Bazen mısıra darı denmiş orda, sonra bakmışım da bazen değil hep denmiş ama aldırmamışım. Haşlanmışını da közlenmişini de sevmemişim. Bakmışım memleketime en son 2003 de kar yağmış. Öyle bir memleket işte… Otoyol ortasında, yer yer bariyerlerin ve şarampollerin içinde palmiyeler varmış. Bakmışım palmiyeye anlamamışım. Yadırgamışım ağacı. Demişim bunun meyvesi desen yok, yaprağı desen batıyor, serinlenmek için sırtını dayayamazsın. En fazla kıyı şehirlerinde otel, butik, bar ve renkli tabelalarla bezenmiş pavyon adı olurmuş.

Ova imiş mesela benim doğduğum şehir. Kar yağmış hep dağlarına. Soğukları vurmuş şehre ve hep üşümüşüm. Kaloriferler ısıtmamış beni. Zaten kendilerine hayrı yok ve benim de ona içim hiç ısınmamış. Sobacı imişim ben ama tek odada soba olması yalnızken güzelmiş. Sıcak aile ortamı da güzelmiş. Lakin mandalina kabuklarını soyup sobanın kızgın yüzeyine bırakınca çıkardığı çatırtı ve kokusu, ayak parmağımla sobanın arkasını açmanın verdiği biraz sonra daha da ısınacağım havası daha güzelmiş. Ya da hepsi birbirinin yancısı, tamamlayıcısı imiş…

Bazen bir memlekette büyümüşüm. Çarşambaları halk pazarı olurmuş. Pazar günleri de varmış ama o gün sebze meyve günüymüş. Cumartesileri pazarı da mevcutmuş ama çingene mahallesindeymiş. Araba olmadığı için uzak kalmış ve pek tercih edilmemiş. Çarşambaları evin babası alırmış çocuğu dershaneden. Oradan doğru pazara… Tabi meslek Lisesi’nin Kat sayıya takılmaması lazımmış.

Giderlermiş trigonometrinin eğlencesinden bahsederek ya da o türevlerde konulardan, varırlarmış pazara. Otogarın dibindeymiş pazar ve köyden gelen taze sebzeciler, turşu bidonlarını taşıyan emekçiler, solcu teyzeler sarıklı amcalar herkes varmış. Ezine peyniri ve biberli yeşil zeytin alırlarmış bizimkiler. Oradan direk balık reyonuna… Taze palamutlar, istavritler, Karadeniz’in incisi hamsiler derken göze ne kestirirlerse doldururlarmış koyu mor renkteki poşetlerine.

Evin annesi mutfak kokmasın diye balkona taşıttırmış tüpü. Orda kış da olsa kızartırmış balığını. Yanına da zeytinyağlı bir mevsim salata…

Balıklar yenirmiş ve sonra helvalar yapılıp o sobalı odaya kurulurlarmış. Kablolu televizyonu ayarlayıp Avrupa yakası seyrederlermiş.

Bazen öyle bir memleketten giderim. Kışın karın olmadığı, olsa da kuru soğuk, dağın soğuğunun dillere pelesenk olduğu diyarlardan çıkıp, yolun ortasında Susurluk ayranımı içip, sonrasında adına büyük şehir denen şehre gelmişim.

Adı büyük kendi karmaşık şehirde, insanların ortalığa kabalık, yaşam kavgası, dinamiklik ve sürekli bir yerlere yetişme arzusu saçtığı anlar bütünlüğü kusarlarmış.

Bir bakmışım sonra palmiyeleri özlerken bulmuşum kendimi. Kaloriferler yine ısıtmamış.

Avrupa yakası bitmiş, balıklar iyi temizlenmemiş, üniversite bitmiş katsayı kalkmış.

Mandalinanın kilosu çok TL olmuş ve Ezine peyniri komik bir espri nüansı olma yolunda baya bir ilerlemiş.

Ne bileyim bazen bakıyorum da kar yağmasa da güzelmiş.

Aile sıcaklığı odayı büyüten şeymiş. Şimdi metrekare fark etmeksizin küçükmüş her yer. Ya da ben küçükmüşüm eskiden. Çitoslar elime küçük gelmiş şimdilerde. Ama kar yağmasa da eskiler güzelmiş.

Kaldırmışım kafamı ve peteği çevirmişim sola doğru. Hem doğalgaz çok pahalı!
Bakmışım dışarıyı çarpık kente kar yağmış. Çoğu yüzey kar…

Gözler alışık değil tabi bunca beyaza, kamuflaja… Neyse demişim sonra içine çeken bir havası var havanın. Lakin söylediğim gibi alışık değil de yaşantım. Çocuk gibi sevinmişim botların bağcıklarında. Atkıyı alelade sarmışım boynuma sonra ver elini dış kapı…

Dış kapıdan adımımı attığım anda kış kapıda benzetmeleri, leğen ve market poşetleri ile kayan birbirine benzeyen veletler ve birkaç düzine insan varmış.

Hemen hemen birkaç adım sürmüş hevesim. Sonra kar yağmış ve arabalar yolda kalmış. Hemencecik buz tutmuş yerler. Kot pantolon ve Afgan yemeği satan dükkanların çeri çöpü boşaltmak için sağ kalan birkaç dal ağaç benzeri canlıların yaprakları ise alabildiğine kar dolmuş. Hani biri silkelese, kazara o ince ağaca çarpsa bembeyaz olurmuş.

Ağaçları severmişim mesela. Palmiyeleri de severmişim. Şimdi şimdi fark eder olmuşum. İnsanın gözü yeşil görünce sevinirmiş. Belki maydanozun rayihası güzelmiş ya da bir demet papatya renk katarmış yeşilin beyazla uyumuna… Dut ağaçları da asilmiş. Birileri dallarını silkelemiş. Altına brandalar çekilmiş ve meyvelerini toplamak eğlenceliymiş. Hülasa yeşil güzelmiş. Baktıkça insanın gönlü yeşerirmiş. Cennetin rengiymiş.

Lakin çarpık kentte griye abandone olmuş. Çokça gri ve siyah, yemişler yeşili. Arada kalmış, kılcal damarlar gibi…

Bağrışan çocuklar, Arapça nidalar ve bolca klakson sesleri eşleğinde yürümüşüm. Birkaç kartopundan sıyırmışım kafamı. Az daha tam isabet olacak vuruşların arasından süzülmüşüm. Birkaç kardan adam görmüşüm ortaokulun orda. Kimisi havuç koymuş burun yerine. Kimisi gözleri zeytinden, düğmelerini kömürden yapmış. Bazıları gülmüş belli ve dudağını sigara yerleştirmiş. Sırayla fotoğraf çekilmişler. Sakallı olan sıska olana, “Oğlum yeter lan bir fırt da bana verin!” Demiş. Pek de umursamamışlar.

Biraz daha yürümüşüm sonra… Gökyüzü kasvetli kahverengilere inat gri ve açık pembe tonlarında seyretmiş. Gözlerimi ne vakit kaldırsam yukarı, yüzüme buz gibi taneler değmiş. Üşümüşüm çokça. Kalorifer hala ısıtmıyormuş. Pek de umursamamışım.

Biraz biraz daha yürümüşüm kaygan yollarda. Bakmışım çoluk çocuk, torun torba derken bütün pekiştirici kalıplar sokağa dökülmüş. Oğlan çocuklarının savaşır gibi, kız çocuklarının tiz sesli bağrışmalarla gerçekleştirdiği kartopu dövüşlerinin arasındaymışım hala.

Bir sokak iki köşe üç kaldırım kenarı sollamamama rağmen eksilmemiş hiçbir şey. O kadar kalabalıkmış ki şehir, rastgele bir açıya rastgele bir kuvvetle kartopu sallasan birine gelirmiş.

Birileri leğenle kayarmış bir gün önce arabaların silecek sularının aktığı yollardan. Birileri leğen de bulamaz ve market poşetlerine yaslarmış kaba etlerini.

Bazı çocuklar kaldırımlardaki karları hemen bitirirmiş. Sonra da arabaların kaputlarından toplarlarmış. Savaş beyaz ama hırslı olunca, boyu uzun olanlar arabaların tepelerindeki karlara erişir ve kral olurlarmış. Kar kralı olmak için bolca süt içmek lazımmış. Ya da dayılarının uzun olması…

Birazdan biraz az vakit gözlemişim boy boy mevcut olan bebeleri. Uzun olanlar cidden iyi kar topluyorlarmış. Ha! Çarpık ve birbirine dip dibe yerleşen binalardan ötürü yollara pek kar düşmemesinin boyla ne alakası var diye sormadım değil! Pek de umursamamışım.

Zaten demişim içimden. Zaten boyu yetenin ilk kartopunu aldığı döngüden ibaret değil miydi bütün mevzular. Ha kartopu ha kanlı bir hançer ya da namlusu dolu bir revolver…

Kar beyaz diye aldanmamışım benzetmeye. Ha kardan bir dünya, ha çamura batmış bir pislik deryası. Rayihalar birbirine entegre olmuş, kokuşmuş iğrençlikler kelebek kanatlarına ve pamuk şekerlere karışmış, çamura batmış kar beyaz dünyada eline gücü alan ezmeye başlamış…

Ezme sırası gelince merhamet gösteren bu döngüyü kırmış lakin henüz o ulvi kişilik ete kemiğe bürünememiş veyahut pek de umursamamış.

Velhasıl kelam uzun olanlar kardan kral olmuş.

Biraz düşünmüşüm soğuk yürüyüşleri boyu. Biraz hiddetlenir gibi olmuşum sonra… Pek de umursamamışım.

Kafamı kaldırmışım açıklık gördüğüm ilk alanda. Gökyüzü daha bir pembe, parmak uçlarım daha bir keskin olmuş. Büyükçe arazilere konuşlandırılmış devasa yaşam alanlarını da kar yağmış.

O bölgeler de arabalar otoparkta olurmuş. Peyzajın hakkını veren emekçiler renklendirirmiş bahçelerini. Ihlamur, kiraz, limon ve mandalina ağaçları dikilmiş düzensiz sıralarla. Ne kadarı meyve vermiş, çiçek açmış merak etmişim. Ama pek de umursamamışım.

Toplu konutlara kar yağmış demişim sonra. Kar-kış-kıyamet… Size güzelmiş.

Sıcak çikolataları ya da kedi otlu bitki çayları içerken kış güzelmiş. Hele bir de odalarda yalıtım varsa…

İç çekmişim biraz. Üşüdüğümden değil, adaletsizliktenmiş. Bunu umursamışım ama yetmemiş.

Sollamışım toplu konutları, biraz daha inşaatta kalan cenahlara gelmişim. Kocaman bir yığın görmüşüm yolun kenarında. Kocaman beyazdan bir yığın… Üzerine basmak ya da biraz daha heyecanlanıp atlamak istemişim.

Basmışım kalın botlarımla üstüne. Lakin bir sertlik bölmüş çocuksu hevesimi. Sert bir toprak, moloz ve yığınla kaba atık imiş karın altındaki.

İnşaatın mezbelesine kar yağmış. Olsaydı sintinesine de yağarmış. Ya da 12 parmak bağırsaklarına.

Pisliğin üstüne beyaz örtü kaplamış. Güzel görünmüş gözüme. Çokça beyaz ama alabildiğine sahte… Günümüz insanlarının büyük çoğunluğu o mezbeledeymiş. Yanlarından geçmişim sonra. Pek de umursamamışım.

Sonra daha da yürümüşüm. Ne kadar yürüdüğümü unutmuşum. Bulutlar aralanmış pembelerin ardından ve uçurtmalar göz kırpmış gökyüzüne. Güneşli günler yakındır diye. Daha da yürümüşüm devamında. Yerler cıvımış, çoraplarım ıslanmış ve canım kandil simidi çekmiş.

Yeterli demişim kendime ve döneyim diye tekrarlamışım. Bir halt varmış gibi geri dönmüşüm aynı yolları.

Karlar erimiş çoktan. Yollarda kayan bebelerin yerini çamurlu lastik izleri kaplamış. Araçlar küremiş yolları. Tuzlamış limonlamış, sirkeyle terbiye etmiş ne bileyim… Karlar kaldırımlara, yayalar da arabaların arasına dalmış.

Karlara çamur karışmış. Üzerine izmaritler atılmış. Bazıları yeni sönmüş dumanı üstünde. Millet küfrederek işe gitmiş. Aniden yağan kar ilk anlar iyiyken şimdi kötü olmuş. Anasına sövülmüş kulakları kızartmış.

Toplu konutların da karı erimiş. Ama pek umursamamışlar.

En son evime gelmişim. Anahtarı oturtmuşum deliğe. Cırt demiş. Ya da kart… Piyk de demiş olabilir. Duymuşum ama pek de umursamamışım.

 

 

Yorum Yap