ÇİTOS BUĞUSU

Dışarda sis var. Puslu bir karanlık hakim kasım ayının ilk saatlerine.

Dışarda sis var. Berbat bir sis… Göz gözü görse bile gözlerini kaçırıyor. Görüş mesafesi, sakatatçıların koku hududu kadar.

Dışarda sis var. Puslu bir karanlığın ortasında, berbat bir sis… Lakin daha korkuncu ise çarpık kentleşen şehrin dar sokakları…

Burnumun dibi apartman ucu… Gözümün önü çamaşır ipi… Kaldırım dolaylarında top oynayan bebeler mevcut. Artık nostaljik nüanslar gibiler. Kaloriferli evdeki soba delikleri misali…

Bazen çift kale maç yapıyorlar. Çocuklara karşı arabalar… O kadar çok araba geçiyor ki ara sokaklardan, bazılarının farına top çarpıyor ve gol oluyor.

Bazen topu dikiyorlar yukarı, mandallar ile beraber zıbınlar ve renkli külotlar düşüyor.

Çarpık kentlerde balkon olmaz. Katta fazladan daire olur. Bazı insaflı müteahhitlerin sadakası olan çamaşır askılığı boyutundaki balkonlar ise yıkılır ve odaya katılır. Genelde mutfak olur. Ya da salona dahil edilir. Nitekim çarpık kentlerde balkon olmaz. Gökyüzü de olmaz.

Sisli gecelerde sokaklar daha bir basık olur. Arabalar daha bir sıkışık, sis farları daha hadsiz olur. Birde sokak lambaları vardır. O sis bulutunu delen, kavuniçi sokak lambaları.

Sürekli gözlerimi ovmak istiyorum. Sisin rehavetinde iken o lambaya yakalanınca, canı çitos isteyen ateş böceklerine dönüyorum.

Renginden midir bilmem, o anlarda canım çitos istiyor. Peynirli olanlarından. Bizim orda çitos denir hepsine. İncire de yemiş deriz. Çiğdem ile pek bir sorunumuz yok.

O turuncuya kapılınca zihnim klorakla yıkanmış gibi parıldar. Gevrek bir arzu sarar nefsimi ve çitos almaya çıkarım.

Yerel desteği sonuna kadar hak eden ama kartla ödeme alamayan bakkalıma giden yol, bir şarkılık mesafede.

O süreci değerlendirmek için Japonca bir şarkı açtım. Sözleri anlamak mühim değil. Zaten beynimde birileri sürekli seppuku yapıyor. Apartmanlar birbirine çok yakın ve sis, nefes almayı güçlendirmiş. Enflasyonu arttırmış, nefes alma gücünü, satın alma gücü ile yarıştırmış.

Kavuniçi ışıklar, mandallardan sarkan çoraplar ve Japonca nidalar eşliğinde köşeyi döndüm. Zengin baba sahibi bebelerin istikbali gibi parlak, kayan yazılardan led tabelası ile sisi bölen bakkala girdim.

Göz ucuyla merhaba çaktım. Görmedi. Dilimle destekledim.

“Selamünaleyküm. Hayırlı işler.”

“Eyvallah.” Dedi göz kontağına yeltenmeden. Dikkati, tuvalet kağıtlarının üst rafındaki küçük televizyondaydı.

“Milli maç var.” Dedi. “Sis var.” Dedim bende. Duymadı.

“İki sıfır öndeyiz. Son dakikalar.” Dedi. Hemencecik dua ettim galibiyet için. Tam avuçlarımı yüzüme sürerken, hakem bitiş düdüğünü çaldı. Gülümsedim.

Sonra çitos reyonuna gittim. Çok çeşit vardı. Sıkıldım.

Yok sirke-soğan, yok İzmir tulum, Meksika ateşi, Tayland güneşi, Suriye meselesi… Zibilyon farklı tat…

Elimin tersiyle ötekileştirdim çeşni panayırını. Peynirli çitosumu aramaya koyuldum. Hani paketinde benekli bir kedigil olan. Gözlükleri falan var. Tam çocukluğumun tadı…

Biraz kurcaladıktan sonra buldum. Elime aldım küçük geldi. Sonra daha dikkatli baktım. Paket aynıydı ama elim büyüktü. İki tane aldım. Biliyorum artık hiçbir şeyin eski tadı yok. Gramajlar küçük. Artık insanlar daha az üşüyor. Pirzolanın tadını hatırlayan da pek yok. Her şey daha uzak sanki…

Elimdeki çitoslara tekrardan baktım. Boyutları ile olan sorunumu espri yapmadan geçiştirmek için çitosları alıp bakkalın yanına geldim.

“Ne kadar iki çitos?”

Yine göz temasına sosyal mesafe uygulanmıştı. Şimdide maç sonrası yorumları bağırarak yapan bir grup orta yaş üstü adamın programını seyrediyordu.

“5 lira.” Dedi.

Ulan dedim içimden. Bizim zamanımızda bu küçük çitoslar iki yüz elli bindi. Salla sıfırları hemencecik sadeleştir. Yirmi beş kuruş… O zamanın beş milyonuna iki buçukluk kola, büyük boy çitos ve ısırınca çıtırdayan pahalı dondurmalardan alırdım. Belki çubuğundan araba bile çıkardı.

Şimdilerde iki çitosa beş lira deniyor.

Söyledim sessizce. Sonra baktım şimdi almazsam yakında daha pahalı olacak. Sustum. Gözlerimi değirmeden çıkardım beş lirayı, aldım çitosları.

Bir paketi g*t cebime koydum. Diğerini açtım sisli gecenin sessizliğine. Cırt etti. Ya da çıtırt. Pıf demişte olabilir.

Çengel bulmacalarda sorulmayacak bir sesti kısaca.

Attım ağzıma bir çitos, hemencecik üst damağıma yapıştı. Emerek yedim değişik hissetmek için. Hoşuma gitti.

Hoşnutluğumu belirtecek sesler mırıldandım biraz. Bir kaldırım iki boş arza derken eve geldim. Ya da öyle sandım.

Taktım anahtarımı deliğe, hop burası yabancı sular dedi. Tersini düzünü denedikçe söylendi dış kapı. Sonra kafamı kaldırdım ve ne göreyim? Bambaşka bir apartman…

Sisli geceler, tayfları karıştırmak için çok müsait dedim. Söylendim.

Acaba diye ekledim. Acaba bu çarpık kentin gözleri mi buğulandı? Denize inen yollarına yaşlar mı doldu? Kim üzdü ulan bu milyonluk pıtırcığı?

Boğazların mı ağrıdı dedim geldiğim sokaklarından dönerken. Yakalarını mı silkemiyorsun? Senin de mi omuzlarında tepecikler dolusu tasa var? Senin de mi içinden metrolar geçiyor ve kaçırıyorsun?

Belki de milyonlar içinde yalnızdır bu kent. Belki de tüm klişeleri içinde barındırıyordur. Bu siste onun buğusudur. Gözlerinden akıtamadığı yağmurların buğusudur.

Zırlayan ilçeler, klişeler, sokak sanatçıları ve çav bella çalan veletler… Klişeleri içinde barındıran yalnız benzetmeleri… Kalabalıklar içindeki yalnız ya da herkes kalabalık içindeki yalnız. Yalnız ve yalnızca kalabalık… Bu şehir bu kadar aynılıkla ve bu denli melodramla, her gün daha da çekilmez oluyor.

Şehirler ağlıyor mesela. Yağmurlar mazgallardan akıyor. Bazen sokağın tüm kirini pisini alıyor. Eğer annem o gün balkonları yıkadıysa küfrediyor. Ama şehir ağlıyor. Ya da bana öyle geliyor.

Bir köşe daha döndüm. Belli belirsiz döndüm durdum. Biraz da saçmaladım. G*t cebimdeki çitosu açarken duraksadım. Şehir ya da bazı yerlerde kent dediğim bu mekan hala sise gömülüydü. Apartmanlar birbirine çok yakındı. Belki gözlerinin buğusunu göremedim şehrin…

Belki de içimdeki şehirdir bu. İçimde apartmanlar birbirine yakındır. Çocuklar top oynayamıyordur. İzin vermiyorumdur onlara. Mandallara takılı çamaşırlar düşer rezil olurum.

İçerde birilerinin gözü bana değmez. Dinlemem kendimi. Maç var derim geçiştiririm. Anahtarları karıştırır ya da daha da abartıp evleri karıştırırım. Yakalarımdan akar rehavetlerine tutulduğum mevzular. İçimi delip geçen hislerin vagonlarını kaçırırım. Çoğu sefer yutkunamam. Boğazıma gemiler oturur. Ne biliyim çok klişe barındırırım içimde. Zırlayan yanlarım, klişelerim, devrik cümlelerim, pokemonun açılış müziğini mırıldanan anılarım, klişeleri içinde barındıran yalnız benzetmelerim vardır.

Kalabalıklar içindeki uzanılmayan turşuyumdur belki. Bu beden aynılıkla ve bu denli melodramla, her geçen gün daha da çekilmez oluyor.

Buğulu olan sistir belki. Gözlerim değil elbet. Yağmurlar ve gözyaşları birbirine benzer. Aslında birçok kavram birbirine benzer. Tüm zamanlar gibi, tüm mekanlar ve tüm hikayeler gibi…

Birbirine benzer ve benzetilmesi gerekir. Çarpık kentler ve karmaşık zihinler…

Buğular, sisler, gözyaşları, mazgallar…

G*t cebimdeki çitosu açtım ve gecenin sisine ya da buğusuna kaldırdım.

Cırt diye açtım onu. Ya da pıf dedi. Çik demişte olabilir. Ah ya da yandım da diyebilir. Ne dediğini duydum aslında. Önemsemedim.

Bu buğu bizim dedim içimden. Bir çitos salladım damağımın üstüne. Emdim. Hoşuma gitti.

Birkaç köşe daha solladım sonra. Sis dağılır gibi oldu. Sırasıyla evim ve anahtar deliğim gözüktü. Yaklaştım sıradanlığıma. Dış kapıyı selamladım. Anahtarlarım gediğine otururken gülümsedi. Son çitosu attım damağıma. Sonra da sis kalktı. Umursamadım.  

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.