çıkış

Elimdeki reçeteleri buruşturup arka cebime sıkıştırdım.     “Sirkeci” durağına yakınlaşınca kapıya doğru birkaç adım attım ve bekledim. Gel gelelim binecek yolcular benim kadar sabırlı değildi ve gürül gürül akan şelaleler gibi içeri yağdılar. Zor bela kendimi dışarı attım ve derin bir nefes çektim. Derin ve rutubet dolu hava gazını ciğerlerimi doldurdum ve enseme kütürdettim.

Bu hareketi pek sağlıklı bulmuyorum. Gerçi son yıllarda hiçbir şeyi sağlıklı bulamıyorum. Kendimi bile…

Bir musibet-bin nasihatten grafiğini deneyimledikten sonra, cidden hiçbir şeyi sağlıklı bulmuyorum. Bulamıyorum…

Eskiden Fenerbahçe maçlarına giderken stadın çevresindeki seyyar köftecileri sağlıksız bilirdim. Şimdilerde ise Yoğurtçu parkındaki kedilerin sıhhatlerini kıskanıyorum…

Bir senedir Ermeni hastanesinin yollarını ezberliyorum. Bir senedir göğsümdeki tiksinç rahatsızlıkla bu havasız metrolarda telef olmaya yüz tutuyorum.

Seri adımlarla ilerliyorum ve asansörün oraya geliyorum. Her zamanki gibi sıra var. Elinde kaykayı olan bebeler bile sırada. “Lisede iyi kaykay binerdim.” Diyorum ve kendi cümlemi neden tırnak içine aldığımı anlayamadan yürüyen merdivenlere yöneliyorum.

Asansörü bıraktım… Liseyi de bırakmıştım. O senelerde Peder bey sizlere ömür… İşe giderken otobüs çarpıyor. Merter civarında kaybediyoruz kendilerini. Evde bir anne bir de ben. Haliyle liseyi bırakıp işe giriyorum. Sıradan bir sıvacının yanına… Öyle sıradan diyorum ama bildiğiniz sıradan. Dümdüz…

Lisenin ilk yıllarında iyi kaykay kullanırdım. Tabi bırakınca o da bitti.

Yürüyen merdivenlere gelince öndekileri bekleme tenezzülünde bulundum. Yine birileri sol tarafı kapatmıştı.

Zaten hep birileri yolun sonunu tıkar. Birileri Deodorant kullanmadan ağustos sıcağına çıkar ve burnunda biter. Hep bir 13 eksiktir ve Sirkeci Marmaray yerin çok dibindedir.

Ağır aksak ilerleyen mekanik adımları her bekleyişimde, gözlerim reklam panolarına takılırdı. Küçükken tasarımcı olmak isterdim. Ne bileyim billboardlara çizerdim, ünlü markalara logo yapardım… Evimin duvarlarını gönlümce boyardım.

Fakat yürüyen merdivenlerin sonunda fark ederdim. Yine duvar boyuyorum. Ancak renk tek ve içinde bolca tiner var.

Gözlerim çıkış ibaresini ararken daha da sıkılır gibi oluyorum. İçim daralıyor. Sanki atılan her adım, alınan her nefes daha da yakınlaştırıyor. Yüzlerce insanla birlikte, kapalı koridorlar daha da yakınlaşıyoruz. Bazıları şah damarımdan daha yakın olmak istiyor.

Tenime nüfuz etmek isteyen akbilli elemanlardan sıyrılıyorum ve içimdeki bıkkınlık hissi ile sonraki yürüyen merdivenlere atılıyorum. Yine bir bekleme anı ve yine dalan gözlerim, bakakaldığı her detayda daha da yorulduğumu hissettiriyor.

Bazen hayatın adil davranmadığını düşünüyorum. Evet! Bu karmaşık söylemi, yürüyen merdivenlerde beklerken dillendiriyorum. Liseden sonra adaleti göremedim. Ne hayatta ne de ustamda…

Sentetik kireçler, terbiyesiz boyalar ve ne mal olduğu anlaşılmayan tinerler yüzünden gencecik yaşlarda eriyip giden ciğerimi görünce, ustamın adaletinin olmadığını düşünüyorum. Onu her uyarışımda bana dönüp:

“Benim Adana’nın soğanı bol olsun. Ama sumak koydurtma!” diyerek es geçişini hatırlıyorum.

Hayatın adil olduğunu düşünmüyorum. Denge yok! Sadece akıp giden bir nehir var. Sen durmuşsun, ölmüşsün ya da soğanına sumak atmışlar… Bunların hiçbirinin önemi yok. Sadece devam eden hayat var. Ve bu düzlemdeki toz taneleri olan biz…

Benim ciğerlerimin bir önemi yok. Göçüp giden babanın, sarma sigara içen ustaların ya da kasksız kayan ortaokul talebelerinin önemi yok! Hayat adil değil ve akıp gidiyor. Tek gerçek bu! Ve buna ayak uydurmak… Ritmi kaçırırsan geride kalırsın. Durursan, geride kalırsın…

Bu ve türevi düşüncelerimin arasında kaybolup giderken, dura dura çıktığım yürüyen merdivenler vasıtasıyla bir aşamayı daha bitirdim.

Oksimoron söylemlerimin eşliğinde son merdivenlere baktım. Dedim içimden. Bu sefer bir kahramanlık yapalım!

Bir adım attım. Baktım daha çok var. Olsun dedim. Daha ne kadar dibe batabiliriz ki? Çıkış ibaresi de görünürde yok.

Lise terk, işsiz ve hasta biri olarak bir adım daha attım. Diğer ayağım yetim kalmasın diye aynı hizaya çekince derin bir nefes aldım.

Sanki dedim içimden. Sanki her gün metronun en dibinden başlar gibi başlıyorum hayata. Sıfırdan ve en derinden… Deccal gibi kazıyorum yerin dibini ve gün ışığına hasret adımlarla hayata tutunmaya çalışıyorum. Belki kendi kıyametim için uğraşıyorum kim bilir?

Umut etmek alametlerin en büyüğüydü ve ettim. Her yeni güne bir bilet bastım ve yukarıya, mutluluğa doğru inançlı adımlar attım.

Son basamakları güç bela bitirip derin bir nefes aldım. Derin ve egzoz gazı dolu nefesin ardından umudun sesini duydum.

“Hoş geldin…” Dedi yeşiller içindeki umut ve tramvayın orda belirdi. Elindeki poşeti ile bana doğru gelmeye başladı ve:

“Sana balık ekmek aldım.” Dedi.

Diplomasız, işsiz ve hasta yüreğime biri dokunur gibi oldu. Kalbimin yetim kafasını okşadı ve balık ekmek harika kokuyordu.

Hastalıklı düşüncelerin arasında, belki yerin yedi kat altında, hayatın tam ortasında kaybolurken birilerinin umut olması paha biçilemez. Çıkış tabelasının önünde balık ekmek yemekte öyle…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.