Kedi (Bölüm 2)

Sıcak bir rüzgar esiyordu Kuzeybatı tarafından. Belki de saat on bir yönü de olabilir. Ya da o sıcak rüzgar suratımı dağlıyor ama farkında değilim. Zaten bu tip senaryolarda nedense hep bir rüzgar eser. Ayrılık öncesi ufak buseler kondurur biraz sonra yaşaracak olan yanaklarına.

Derin bir nefes karışır siyah beyaz düşlere. Çünkü her ayrılık, beraberinde bir renk götürür.

Bu da böyle bir ayrılık başlangıcı idi. Benim hayali kırmızı kedim son kez karşıma geçmiş ve çakmak çakmak gözleri ile bana bakıyordu.

“Artık mutlu ol!” Dedi. “Bugüne dek verdiğin sözleri hiç tutmadın. Sadece bir kere iste ve mutlu ol! Senden tek istediğim bu…”

Suratımı ekşittim ve:
“Hakkımı yeme. Birinin bütünüyle kendini değiştirmeye çalışması kolay değil.”

“Senden değişmeni beklemedim. Kimse beklemedi. Sadece fevri… Artık bir önemi yok!”

Ses tonundaki korkunç netlik beni incitmişti. Çatı katında bir anda belirdiği günden beri onunla sık sık konuşmaya başlamıştık. O benim bu dünyadan kaçış biletim gibiydi. Beni dinliyor, beni anlıyor, bu götümün çeperine benzeyen dünya da, bana içten gülümsüyor ve bunların hiç birini karşılık beklemeden yapıyordu. Kafamın yarattığı en güzel ya da birden bire karşıma çıkan en nadir hediye misali, beni günden güne iyileştiren yara bandı gibiydi. Benim güzel kırmızı kedim; metro durağında gördüğüm o alımlı kız, yediğim en tatlı çikolata, kulağıma apansız çalınan en büyüleyeci melodi, dünyanın en huzur verici manzarası gibiydi. O bir fikirdi… Zihninin en karanlık çöplüklerinde papatyalar açtıran bir mucize… Boktan hayatımın gidişatına yeniden yön veren ve hayallerimin peşinden koşmamdaki en güzel etkendi. Bunları hiç bir zaman dile getirememenin verdiği bir huzursuzluk baş göstermeye başlamıştı. Keza benim güzel kedim biraz sonra gidecekti… O bunları konuşmaktan pek hoşlanmazdı.

Bende hoşlanmazdım…

Ancak insanın içini kemiren sayısız hislerden biri de bu değil midir? Yoğun bir hissiyatını, paylaşılması gereken bir duygunu ifade edememek ve o andan itibaren edemeyecek olmanın verdiği korku, insanı düşlerinde peydahladığı bir kırmızı kediden özür diletecek kadar farklı sahnelere itebiliyor.

“Hoşça kal…” Dedi mırıldanan sesiyle. Gözleri gecenin sessizliğine dalmış gibiydi.

Sadece baktım. Benim dışımda odaklanan her bakışın yabancı kısımlarına seyre daldım. Üzgün müydü bilemiyorum. Muhtemelen üzgündür ancak bunu hiçbir zaman bilemedim. Mesela beni özlediği zamanları oldu mu? Onu da hiç bilemedim. Aslında zaman zaman dikkatli biri sayılırım. Ama onu hiçbir zaman kestiremedim. Ona bakarken bildiğim tüm metotlar zihnimden kanat çırpıp şatafatlı bahçelere göç ediyordu.

“Ama kedicim…” Dedim. “Ben sensiz ne yaparım?”

Gözlerini diktiği boşluktan hiç ayırmadan cevap verdi:

“Daha önce ne yapıyorsan onu yapmaya devam et! Bu bir son değil. Sadece veda ediyorum. Hem ben senin zihnindeki bir görüntüden ibaret değil miyim?”

Nevrotik kedim beni şaşırtmamıştı. Sanki bir fikrim diğerini tamamlıyormuş gibiydi. Onu hem kestiremiyorum, hem de her düşüncesini zihnimden geçiriyordum. Ancak hala içimi yakan hisler vardı:

“İnsanlar an da yaşar kedicim. Ancak geçmişin aynası ve geleceğin kaygısı o an da bütündür. Birden birileri hayatına girip, o anı sana yaşanabilir kılabilir. Gülümsemelerine anlam katıp, dokunuşlarını sevebilir. Geçmişin aynasına buğulu bir iz öpücük bırakır ve sen geleceğin kaygısına kafa tutarken sırtına sıvazlayabilir. İyi yanı, bütün bunları sadece o an da yapmasıdır. Kötü yanı ise giderken tüm zamanları yanında götürmesi… Sen sıradan bir tecrübe değilsin ki! Ya da kaderin herhangi bir figüranı… Beni ben yapan anlardan, alın yazıma minik patilerinle dokunan ve hiç kimsenin öyle dokunmasına izin vermeyen bir fikirsin. Sen özelsin kedicim. Bence insanların kalplerine buyur ettiği herkes özel olmalıdır. Ama sen anlamayacağım boyutta başkasın… Bambaşka…”

Sesli bir boşluk tuşu basışı kadar duraksadım. İç cebimden bir kürdan çıkarıp dudaklarımın arasına koydum.

“Belli bir zamandan sonra seni çözümsemeyi bıraktım. Sadece senin ve seninle geçirdiğim anların tadını çıkardım. Düşünmeden, sorgulamadan… Çünkü sen benim ağzımdaki dikenli çikolata gibisin. Bazen diyorum delirmeden bırakıyım bu işleri. Tüküreyim ağzımdaki bu genzimi tatlandıran kediyi. Bazen de yetmiyor şefkatin. Hayallerin içine dalmak istiyorum. Ama beceremedim. Seni yutamadım.”

 

Yan yana oturduğumuz çatıya dolunay ışımaya başlamıştı. Ya da ben yeni fark ediyordum. Ancak o hala belirsiz yönlere dalıyordu.

“Biliyor musun bazen bu geceyi aydınlatan dolunay gibi yarıyorsun karanlık gökyüzümü. Aklıma düşüyorsun. Keza sen benim en karmaşık labirentlerimden çıkış yolumken, yabancı bir şarkının başka bir sesle söylenen nakaratı olduğunu söylüyorsun. Ne dememi bekliyorsun ki? Ben yakamoza gülümseyen bir Anadolu çocuğuyum ve sen şuan da Japonya’dan bile uzaksın.

Gece boyunca ikinci ve son kez bana baktı:

“Bitti mi?”

Kürdanımı bir hışımla ağzımdan çıkarıp aşağıya salladım:

“Bitmedi! Hiçbir zaman da bitmeyecek olan bir hadise bu. Neyim ben? Sebahattin Ali’nin romanlarından bir karakter mi? Hayır, hayır! Sen benim zihnimin bana en büyük hediyesi olmalıydın. En büyük acısı değil… Ben uyurken gelip saçlarımı okşayan ve bunu uyandırmadan yapacak kadar narin olan elsin. Hoşça kal sallaması yapmak için fazla güzel o patiler onlar. Bu benim duru akışım. Hem ben ne yaptım ki? Sadece seni sevdim. Bir nefeslik sevdim mesela seni. O denli hızlı ama yokluğu bir o kadar ölümcül sevdim. Bağırdım diye mi? Ya da küfürler savurdum diye mi? Bazı geceler yarı yolda koydum seni… Çirkin eylemlerim oldu ancak bu benim… Bütünüyle benim. Benim olanı benim gibi severim ben. O kadar çok ben kullanan egoist birinin kendini sevdiği gibi… Benimsen sadece benimsin. Gerisini bilmem ben. Bu kadarım…”

Derin sessizlik gecenin pastel tonlarının arasında dans ediyordu. İddalı cümleler, yorgun ama nazik bakışlar ve üzülmemiş gibi yapan patiler bu dansı oturdukları yerden izliyor ve susuyordu.

“Lütfen işleri daha zorlaştırma. Bende böyle olmasını istemezdim.”

Dilimden herhangi bir kelime dökülmedi. Madem istemiyorsun o halde neden bu sıçtığım çatısında ayrılık diyologlarının arasında üşüyoruz? Herkes bir takım şeyleri istemiyor ancak kimse itiraz edecek ve bu yükü omuzlanacak cesareti göstermiyor.

“Hey!”

“……”

“Pisi pisi…”

“Efendim.” (Efendim deyişini yerim.)

Derin bir karbondioksit saldım hava gazına:

“Neden her güzel hikaye son bulmak zorunda kedicim?”

Arka patilerini kaldırıp silkindi. Aksi yöne dönüp mırıldanır bir ses tonu ile:

“Yarım mı kalsaydı? Depresif düşüncelerini susturursan bu olayın aslında herkese nasip olamayan tarafını görürsün?”

“Nedir o?”

“Hissetmek. Her anı iyisiyle kötüsü ile hissetmek belki… Belki ömrü boyunca böyle karmaşık hislerin tadına hiçbir zaman varamayan insanlardan olacaktın. Hem neden sonlara üzülüyorsun ki? Yaşananlara ve o hikayenin sana bahşedilmesine sevin!”

Sonrasında belirsiz karanlığa doğru ilerleyip kayboldu. Zihnimin derin boşluklarında, sonsuzluk ve onun rahatsız eden genişliğinde başka şehirlerin titrek sokak lambalarının olduğu köşe başlarına… Kimi kandırıyorum gitti işte…

Hoşça kal bile demedi. Bir elvedaya sığdıramadı beni göğüs kafesime sığdıramadığım güzel kedim…

….

Üzerinden aylar geçti belki… Belki televizyonu açık bıraktım ses yapsın diye. Ayaklarımı uzattığımın pofuduk cisim kirlendi biraz. Ve belki tekli koltuğumdan uzun zaman sonra ilk kez bu denli hissiz kalktım.

Bulunduğum şehrin oksijeni ciğerlerimi yakıyordu. Sigaralarda baya zamlanmıştı ve artık hayat denen bu arabesk rap çığırından çıkacak düzeyde içimi acıtıyordu. Saçmalık ve ötesine doğru sessiz bir küfür savurdum.

Sonra anahtarımı ve cüzdanımı alıp evden çıktım. Köşe başına gelince duraksadım ve hanemin çatısına doğru baktım. Gayriihtiyari bir bakış oldu ve biraz duygusuzdu. O an her şeyi geride bırakmak istedim. Başka bir şehre taşınayım dedim. Keza çok değer verdiğin birinden vazgeçmek zorunda kaldığın vakit, o şehir sana ekseriyetle ızdırap veren bir cehenneme dönüşüyor. Müsterih olamıyorum. Düşünmeden duramıyorum.

Ancak nereye gidersem gideyim, içimde onun ses tonu ve gülüşü olduğu müddetçe, sanki her yerleşkeye kendi cehennemimi götürüyor gibi oluyorum. Ya da bana öyle geliyor.

Biraz daha ilerliyorum köşe başından. Rastgele bir şehir içi otobüsüne biniyorum. Cam kenarına kendimi atıp gözlerimi bulutlara deviriyorum ve bulutları izliyorum. Ancak bulutlar bile eskisi gibi şekillere bürünmüyor. Bazen üzerinde led ışıklarla süslenmiş bir kolonyayı andıran eski klima kumandasını andırıyor gibi oluyor. Ama benzetmeyi yaptığım saniyede kayboluyor. Bazen bir kediye benziyorlar. Sonra hep kalıyor. Bulutsuz bir gökyüzü için dua ederken buluyorum kendimi.

Yalnız bir girizgah ile başlayan hikayem, yalnız bir sonuç kısmı ile son buluyor. Ve bu son vuku ederken, otobüsün cam kenarında kafasını yaslayıp gözlerini kapatan benliğimden, hep aynı cümle tekrar ediyor.

“Hoşça kal benim güzel kedim…”

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.