Kedi (Bölüm 1)

İlkin hasır şapka takmış bir mamut, sonraları elinde hesap makinesi duran bir trafo… Bulutların hayal gücüne duyduğum hayranlık, karpuzu çekirdeği ile birlikte yiyen insanlara duyduğum saygı ile eşdeğer sanırım… Yukardaki kar beyaz gaz toplarının bu denli uçuk şekillere yavaşça bürünmesi, gerçekten de muazzam bir eylem.

 

Ne zaman içim sıkılsa ve gökyüzü açıksa, kafamı kaldırıp omurgasız bulutların valsini seyrederim. Sonra içimden derim ki:

Oğlum sen içine attığın derdi bile biçimlendiremezken, onlarca tondaki bulutlar, taşak geçer gibi kılık değiştiriyorlar.

Bu hayatta bulut gibi olacaksın arkadaş… Ara sıra omurgasız takılmakta fayda var. Hem hep dik durduk da ne oldu? Bükülmeyelim dedik ve sonra kırıldık. Bak ne güzel, bulutlar kırılmaz.

 

Birde güneş var tabi. Şerefsiz güneş! O kadar parlak ki baktırmıyor kendine. Halbuki bu egoyu bir salsa, ona da en az dolunay kadar şiirler yazılır. Ama o salar mı? Salmazzzzz.

Yine girdi bulutlar ile arama. Dedi içinden: “Tamam gari sen çok baktın. Az öte git de, domatesleri ısıtayım.”

 

Sanırsın egede domates tarlaları var. Havalara bak.

 

Taktım bende güneş gözlüğümü, senin dedim yapacağın işi sikiyim… Evet bir yıldıza küfür ettim. Bunu garipsemiyorum artık. En kötü Adana’ya taşınırım. Orda fazla sırıtmam.

Belki dedim içimden. Belki bir gün gün batışını severim sevgili güneş efendi. Küçük prenste okudum hem. Bakarsın biraz hüzünlenirim ve sana bakarken içimden Nurettin Reçber söylerim.

 

İhtimaller Dünya’sı güneşcim. Başka bir paralel evrende, sende bana söversin, ödeşiriz. Ayrıca ağustos ayında bu kadar sapıtma. Valla beynim sulanıyor o günlerde. Neyse tekrar görüşürüz. Benim gitmem gerek çünkü hödüğün biri ısrarla sağ omuzumu dürtüyor. Hadi Allah’a emanet… (Bu arada herkese selam, bulutlara öpücüklü emoji.)

 

Bir garip diyaloğumdan, daha gerçek olan dünyaya dönerken hiddetlendim.

 

“Ne dürtüyorsun arkadaşım ya. Al götür komple kolumu rahatlayalım.”

 

“Bizim durağa geldim amık. Sikicem hayalini. Hadi iniyoruz.”

 

Aga bir insan edeceği küfürü neden kısaltır ki? Ağız dolusu amına koyım de geç işte. Amık ne?

 

“Hadi yarın görüşürüz.” Dedi iner inmez. Dedim Allah bilir aga… Yarına kimin olacağı hep meçhul…

 

İhtimaller dünyası sevgili arkadaşım. Ölüm ile aramızda doğuştan yarım kesilmiş bir kordon bağı var. Her an boğazına dolanıp seni kendine çekebilir. Hayat riskli dimi?

Evimin dış kapısı da riskli… Her an dile gelip: “Artık beni bir gres yağına mı değdirsen? Gıcırtıdan cılkım çıktı.” Diyebilir. Ya da hızını alamaz ve ayak serçe parmağıma serseri bir darbe geçirebilir.

 

Ama ben evin en çok dış kapısını seviyorum. Bir nevi karşılama komitesi gibi geliyor gözüme. Belki de hem dış kapımı hem de kendimi kandırıyorum. Ancak ara sıra kandırılmazsak nasıl katlanırız gerçeklere?

 

Gerçekleri bilmem de, eve gelince suratına çarpan o kavrulmuş soğan kokusuna dayanmak imkansız… Sikindirik beton yığınlarının arasında kalmanın bir diğer kötü tarafı da bu… Kim soğan kavursa, tüm apartman salçayı hazırlıyor. Öylesine derin bir koku… Kimisi bu kokuyu huzurlu bile bulurken ben itici buluyorum. Samimiyetin değil, soğan sevmiyorum.

Aslında birçok şeyi sevmiyorum. Ete sıkılan ketçabı ki bu konuda ölene kadar defansif durabilirim, biber dolmasını, her şey kelimesinin ayrı yazılmasını… Ve daha niceleri…

 

Belki biraz daha sevgi dolu biri olsaydım, bu sikimsonik düzene daha rahat ayak uydurabilirdim. Ya da umursadığım konular daha fazla olabilirdi. Belki başka bir pazartesiye…

 

Ve sonra yalnız yenen akşam yemekleri var. Bazen sofra dolu bile olsa yenen o yalnız yemekler… Her lokmayı paylaştığın tek kişi o dipsiz yalnızlık… Bazen sesini kısmak için şarkı açtığım zamanlar oluyor. Ah o şarkılar yok mu? Melodik morfinler. Uyuşturmadan iyi gelenler. Müzik olmasaydı hayat çok bayat olurdu.

 

Akabinde yine yatağın kimsesiz tarafı…

 

Uzun geceler boyu kurulan ütopik hayaller ve olmayacağına getirilen kanılar… Ve sonra karnında hissettiğin sancılar…

 

Tabi bu tür acılar gün başlayana kadar olur. Hani sinirlenip telefonunu duvara atan tayfa var ya, hayat seni en fazla uçak moduna aldırır bizim buralarda. Sonra da içindeki çöplük ile kalkıp işe gidersin.

 

Sabahları dayanılmaz, yolları bitmek bilmez bu sikik döngü bıçak kemiğe dayanana kadar devam eder ve bazı bıçaklar dayanana kadar insan dayanmaya alışabilir.

Alışınca işler tıkırında gibi gelir. Çünkü alışkanlık olan her şey, her şey gibidir. Her şeyin ortasında kalmak seni yalnız hissettirmeyebilir.

 

Ancak kemiğe dayandığı zaman işler başka boyuta taşınır. Rutinlerin seni boğan ilmeklere dönüşür ve hiçbir çözüm yetmez boğazındaki sanrıya.

 

Attığın her adım da hayatın bıçak darbeleri incitir canını ve aldığın her nefes ciğerine batmaya başlar. Çok sadistçe biliyorum ama hayat çoğu zaman sadomazoşizm temalı sert bir porno gibi… Keşke içeri aniden biri girse de bu çirkef eylemin sekmesini hızlıca kapatabilsek diyorum. Evet biraz depresif bir söylem oldu. Ama takdir edersin ki bugün Salı.

Salı gününü hiç sevmem. Cumartesiye en uzak gün gibi geliyor. Pazartesi biraz afalladığı için etkisi kısa sürüyor ancak Salı tam bir karın ağrısı…

 

Yine her zamanki standart gün ve standart gece düşünmeleri… Her şey fazla standart… Ancak standart olmanın bir kötü yönü var. Bir yerden sonra intihar düşüncesine dönüşmesi…

Genelde her ay en az bir kez bu düşünceye düşerim. Sonuçta kesin bir sonuç. Ama bu ay erken düştüm o karamsar fikre…

 

Belki de yaşlanmaya başlıyorum. Ya da her geçen gün daha fazla doluyorum.

Ve yine doldu zihnimin puslu tarafı. Hemencecik bir çatı katı tasarladım ve bacaklarımı aşağıya sarkıttım. Aslında iki kat yukarısını hayal ediyorum ama bu bana çok sinematografik geliyor. Ha bir de oraya çıkmaya üşeniyorum. O yüzden cüzdanımın bozuk para bölümünde jilet taşıyorum. İntihar isteğinin ne zaman geleceği belli olmuyor.

 

Şimdi sevgili okuyucu diyecek, her ay düşünüp neden vazgeçiyorsun diye… Aslında tam olarak vazgeçmiyorum, vazgeçiriliyorum.

 

Her ay o dramatik tablo zihnimde vuku bulduğunda bir kurtarıcı çıkageliyor. Mesela geçen ay dördüncü katta oturan Selime teyzenin gramofunundan gelen Zeki Müren şarkısı kurtarmıştı. Gitme sana muhtacım diyince üstüme alındım. Ondan önceki ay kuru bir yaprak parçası, sanırım bir ceviz ağacının yaprağıydı, o süzüldü camdan içeri. Şimdi dedim belki Gülhane parkından süzülmüştür buraya kadar. Eğer öyleyse intihar etmem Nazım Hikmet’e ayıp olur dedim. Kısaca her ay bir caydırıcı çıkıyor.

 

Ama bu sefer kararlıyım çünkü camlarım kapalı. Çift cam ya bir de, seste geçmiyor. Kesin keseceğim bu sefer. Düşlerimde iddalıyım…

 

Ancak atladığım bir husus var. O gramafonda ya da ceviz yaprağında, ya da kavrulmuş soğan kokusunda ya da bilmem kaç bin yıldır ayakta durabilen pirametlerde… O husus ki asıl beni hayata bağlayan ve aynı zamanda hayattan soğutan şey… Aslında her şey kafamızın içinde… Bu düzen, acılar, ölen kişilerin yasları, biten duygular ve solup giden papatyalar. Her şey bilmek ile bilmemek arasındaki o hengamenin ortasında. Gerçeklikte öyle. Birkaç güzel kelime ile değişen gerçeklik… Aslında her şey yoğun bir düş ve bizler bu düşün ortasındaki zavallı gelip geçenleriz.

 

Camlarımı kapasam, kulaklarımı sımsıkı tıkasam ve gözlerimi yumsam ne olur? Beynim hayal kurmaktan ve bilmekten vazgeçer mi? Hatırlamasam mesela beni üzen anıları? Unutsam kaldırım taşlarına akıttığım gözyaşlarını… O zaman ne olurdu? Acı da zihnimdeki bulanık görüntülerden başka bir şey değil miydi?

 

Bilmiyorum belki haklıyımdır. Belki yanılıyorum ama bu ikilem bile zihnimde ki bir diyalogdan öteye gidemiyor. Gerçeklik kafamın içinde…

 

Ancak jiletim keskin. Alçakça keskin…  Tüm gerçeklik zırvalamalarına inat keskin…

Bazı şeylerin bu kadar net olması korkutucu değil mi? Jiletin keskin yüzü ve zihnimin bileklerimi kesmem konusundaki kararlılığı. Net olan her şey korkutucu…

Ha gayret tek bir darbe sonra akacak bilinçaltındaki çöplük. Yavaş yavaş dolacak parkelere geçmişin kırmızı ve akışkan yükü… Hem caydırıcı detaylarda gelmemiş daha. Belki de bu sefer… Kedi mi miyavladı az önce? Hayır yine zihnimin bir şakası bu… Hem de tam karşımda duran cinsten. Tüylere kızıla çalan kocaman gözlü bir kedi gibi gülümsüyor bana. Aslında tam da bir kedi duruyor karşımda.

 

“Neden?” Der gibi mırıldanıyor. “Neden ölmek istiyorsun?”

Yaşamak ağır diyorum ona. Gerçekten çok ağır ve dizlerimde ona ayak uyduracak enerji kalmadı. Belki biraz dinlenirim ölünce.

 

“Saçmala!” Dedi kızıl kedi. Sonra bana biraz yanaştı ve kocaman gözlerini, yorgun gözlerime dikti. “Ölünce bütün hikaye biter. “

 

Bitmiş hikayelerin üstünde dans ediyoruz dedim. Bir şey demedi. Yamacıma sokuldu. Normalde kimse bana bu kadar yakın durmaz. Alışık değilim. Yani ilkin bir tırstım. Ama kedi sıcaktı. Bende elimle sırtını okşamaya başladım. Kızıl tüylerinin arasında belirgin bir yara izi vardı. Herhalde geçmişin yükünü üstünden atarken izi kalmış dedim. İçimden sormak geldi. Ancak biraz daha acı duymak istemedim. Kedi de anlayışlıydı vesselam. Oda bir şey demedi. Sonra mırıldanarak devam etti:

 

“Dışarıda dolunay var. Işığı ne kadar güzel değil mi?”

 

Geceleri pek gökyüzüne bakmam. Bulutlar gözükmüyor. Bulutsuz bir havaya hava demem ben. Zeytinyağlı barbunya derim ama hava demem.

 

“Sen kestane şekerini de sevmezsin.” Dedi.

 

Haklısın dedim. Ben genel olarak kestane sevmem. Ha bir de patatesi.

 

“Patatesli gözleme de mi sevmezsin?” Diye sordu kedi.

 

Yok dedim. Ama otlusunu güzel yaparlarsa yerim.

 

Biraz daha içten mırıldandı kedi. “Midesini bile seçmece olarak seven biri nasıl olurda ölmek ister?”

 

Bilmem dedim omuzlarımı iki yana açarak. Sen nerden çıktın?

 

“Zihnindeki gecenin derinliklerinden… Belki de kaderin kıyısından berisinden…

 

“Beni boşver şimdi. Unutma! Bu dünyadaki en önemli kişi sensin.”

 

Abartma be kedicim. Bence ilkokul öğretmenim daha değerli.”

Hayır sensin. Peki söyle bana önemli kişi, ne istiyorsun?”

 

Bilmem ki dedim. Belki Fenerbahçe’nin şampiyonluğu, belki güzel bir sese sahip olmak, belki daha hoşgörülü bir dünya… Belki hepsi belki hiç biri… Bunu pek bilmiyorum.

Burun kıvırdı kızıl kedi. Allah’ım burun kıvırırken çok tatlı olmuştu.

 

“Bilmiyorum bilmiyorum… Sen ne çok bilmiyorum diyorsun. Sağlığa zararlı bu kelimeler.”

 

Bilmiyorum dedim biraz gülerek. İşin aslı ben hissetmek istiyorum. Kimseyi kırmadan, kendimden ödün vermeden hissetmek… Yaşamak fazlasıyla. Evet tam olarak bunu istiyorum. Sadece yaşamak. Ama bu dünyaya boyun eğmeden…

 

“Sence yaşamak isteyen biri için elinde fazla keskin şeyler yok mu?”

 

Ya kalem olsaydı dedim. Ya yazsaydım bunları. Onu mu isterdin?

 

“Bilmem.” Dedi. Kızıl kızıl gülümsedi sonra.

 

Haklısın dedim bende. Bu gece de ölemedim. O zaman bana müsaade.

 

“Nereye gidiyorsun?” Dedi kedi. “Daha oturuyorduk.”

 

Gitmek ister miyim kedicim. İstemiyorum tabi. Ancak yarın iş var.

Kedi suratını düşürdü. Akabinde yavaşça yanımdan kalktı ve zihnimdeki gecenin karanlığına kıvrılarak birkaç adım attı. Ardına döndü ve:

 

“Sence nasıl hayat nasıl?”

 

Kedinin dolunay ışığında parlayan yüzüne baktım. Garip bir çekiciliği vardı. Sonra soruduğu soruyu düşündüm. Cevap basitti.

 

Karışık dedim. Kedicim hayat çok karışık…

 

Kedi gülümsedi ve:

 

“Arada sırada uğra bu ıssız çatı katına. Zihninin kenarlarında unutma beni.”

Olur mu hiç kedicim. Ben unutmam.

 

“İnşallah.” Dedi kedi. Şaşırdım biraz. Kafamdaki kedi inşallah dedi ya…

 

“Hadi git.” Dedi sonra kedi. “Karmaşık bir yarın olacak.” Devamında gecenin siyahına doğru mırıldanarak kayboldu. Ama biliyorum ne zaman istesem gelir.

 

Sonrasında jileti geri koydum cüzdanıma ve tekrarlamaya başladım.

 

“Hayat çok karışık… Hayat çok karışık…”

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.