FOTOĞRAF

Serin bir Antalya sabahına uyanmıştım. Güneş, sıradan betimlemelere ayak uydurur gibi doğuyordu. Ufak bir parça sıyrılmıştı bulutların arasından… Saat altının herhangi bir dakikası olmalıydı. Aylardan Ekim, günlerden ise salıydı.

Odamın kalın perdesi sarıya dönmüştü. Yorgun bir hamle ile yatağımdan doğruldum ve ellerimle yüzümü ovuşturdum. Buzdolabından bir litrelik pet şişendeki suyu kaptım ve kana kana içtim. Sonrasında elimi yüzümü yıkayıp dışarı çıktım.

Köşe başında bizim hayta vardı ve kuyruğunu sallayarak yanıma geldi. Ah dedim içimden. Ufaklığın yemini unuttum. Tam ardıma dönecekken gözüm kolilerden bozma yuvasına takıldı. Birileri ona sosis ve ekmek içi bırakmıştı. Kabında da su vardı. Neyse dedim. Her zamanki neyselerimden biriydi. Devam ettim ve boş sokaklar boyu yürümeye devam ettim.

Bu sene virüsten ötürü sezon boş geçmişti. Hayatımın en rahat turizm sezonuydu.

Yedi yıldır çalıştığım otelin aslan yelelerini andıran sarmaşıklı kapısından içeri girdim. Önce güvenlik Nazım abiye sonrasında ise zıpır valemiz Nurullah’a selam verdim. İçeri girdim ve odama yöneldim. Bilgisayarı açtım ve dünden kalan fotoğraf düzenlemelerine oturdum.

Tatil fotoğrafı çektiren insanların yüzleri birbirine benziyordu. Bu hep böyleydi. Herkes mutlu ve herkes o anı unutmamak için gülümsüyordu.

Ufak efektler ve sivilce izi düzenlemelerine o kadar alışmıştım ki, sıradan fotoğrafçılardan on kat daha hızlı bir hal almıştım. Kıçını pil takılmış oyuncak bir ayı gibiydim.

Bekleyen işlerin yarısını on beş dakika bitirdiğim anda kapı tıklandı ve içeri stajyerim girdi. Elinde tuttuğu karton bardakları masaya koyarken: “Günaydın…” Dedi.

Olum o bardaklarla nasıl açtın kapıyı? Diye çıkıştım. Çok değişik çocuk… Enerjikte biri.

“Abi bana bıraksan kapıyı bile sökerim.” Güldü ve kaç şeker istersin bakışını salladı.

Elimle iki dedim ve şekerleri atıp tahta çubukla karıştı. Sonrasında küllük yapacağım karton bardağı uzattı.

“Kahvaltı yaptın mı abi?” Diye sordu. Hayır şeklinde kafamı yukarı kaldırdım. Gözlerim işteydi. “Kaşarlı değil mi?” Bu seferde evet manasında aşağıya indirerek karşıladım. Çıktı ve beş dakika sonra geldi.

Kendisine pizza dilimi ve karışık tost bana ise iki tane poğaça almıştı. Tekerlekli sandalyemi masa yönüne çevirdim. Kese kağıdını sıyırıp poğaçayı kaptım ve iştahlı bir ısırık aldım. İki çiğneyiş sonra yüzümü ekşittim ve stajyere baktım.

Patatesli almışsın.

Utanır gibi oldu: “Kusura bakma abi. İskender abiye söyledim ama patatesli koymuş. Hemen değiştireyim.” Kalktı yerinden ve poğaçalara yeltendi. Otur dedim elimle. Hiç konuşmadan anlaşma işinde fena olmadığım aşikardı.

Patatesli poğaçayı yemem. Nimettir ama bana gelmiyor. Karbonhidrat arası potasyum bu… Mantıklı değil! Al sen benim poğaçaları… Senin tosttan bir parça koparsan kafi…

“Olur mu abi? Bekle iki dakika alıp geleyim.” Lan dedim otur! Hem kahvaltı saati geldi. İçerisi doludur şimdi. Sonra servis elemanları ile papaz olacaksın. Al sen poğaçaları. Bak elimle koparıyorum ısırdığım yeri.

Sonrasında hızlıca hamur işlerimizi gömdük ve ikinci çayları içtik. Stajyer kalktı ve: “Çay getirim mi abi?” Diye sordu. Yok dedim. Zaten iki tane içtim. Ama çaya gidiyorsan bana bir sütlü kahve getirebilirsin. Hadi bakıyım babanın hayrına.

Kendi boş karton bardağını alıp yollandı. Benimkisinde kalan üç damla çay ve demin birkaç tortusu ile bakıştık. İçimden dedim, bana hiç öyle bakma. Karton bardaklar küllük olmaya meyillidir. Sonra çıkarıp bir sigara yaktım. Sıradan betimlere ayak uyduran bir sigara içişinin ardından geri geldi.

Sen gelene kadar sigara bitti be oğlum. Dedim. Gülümsedi ve yanımdaki bilgisayara açarak elimde kalan işlerden birkaçını aldı.

Öğlene kadar vakit öldürdük. Sezonun son günleri olduğu için geri kalan her şey gibi sakin bir gün oluyordu.

Klimanın karşısında uyukluyor gibiyken kapı çaldı. Gelen cankurtaran Hilmi idi…

“Abi.” Dedi esmer bir ses tonuyla. Büyük havuzun orda turist aile… Fotoğrafçı soruyorlar. Seri hareketler ile kalktım ve makineyi boynuma astım. Sol kolumla stajyere yerinde kal işareti yaptım.

Odadan çıktım ve resepsiyonun arkasından havuza doğru yollandım. Oyun merkezini solladım ilkin, sonra çikolata dükkanı ve havuz barını geçtim. Su kaydırağının yanındaki şezlongların orda hasır şapkalarının altında gülümseyip Almanca konuşan bir aile vardı. İngilizce merhaba dedim ve karşılarına geçtim. İkiz kızları vardı. Eleman hafif göbekli ve saçlarının üstü açılmaya başlayan, sarışın, tipik bir Almandı.

Annelerini sordum. İngilizce: “Bira almaya gitti. Şimdi gelir.” Dedi. Tamam şeklinde başımı salladım ve birkaç dakika bekledim. Akabinde yanımdan geçip birayı Alman elemana veren kadın geldi.

Onu görünce duraksadım. Bir keresinde deplasman maçına gidip baldırıma bıçak yemiştim. Hala hafif aksarım ama hastaneye gidene kadar çektiğim acı çok fenaydı. Şu duraksama anı, bu anının milyar katıydı.

Zihnimdeki eski püskü sandıklar gıcırtıyla açıldı.

Onu bundan tam yedi yıl önce, işe ilk girdiğim yaz görmüştüm. O zamanlar hayat daha renkli geliyordu. Yani ondan önce pek düşünüp dertlendiğim detaylarım yoktu. Üniversiteyi yeni bitirmiş bir fotoğrafçıydım. Kışın vesikalık, yazında otelde fotoğrafçılık ya da düğün işleri derken hayatını sürdüren eski zavallılardan biriydim.

O ise Samsunlu bir gurbetçinin kızıydı. Doğma büyüme Berlinliydi. Ama aslen Samsun… Samsun Bafra… Babası Berlin de bir fabrikada aşçıydı. Buraya yaz tatili için gelmişlerdi.

Onu görene kadar kıymalı makarnadan daha güzel bir şey olduğuna inanmıyordum. Yine aynı büyük havuzun yine aynı köşesinde körpe, kumral bir güzellikti. Saçları yine aynı bugünkü gibi kıvır kıvırdı.

Lacivert renkte bikinisi vardı. Üç yıl sonra rahmetli olacak annesi ile fotoğrafımı çekmemi istemişti. İstemişti derken, lunaparka doğru giden beni kolumdan tutup yanlarına getirtmişti. Gördüğüm en hayat dolu kişiydi. Yanında duran birinin gülümsememesine imkan vermiyordum.

Sonraki gece lobideki barda yanıma geldi ve bana bir martini ısmarladı. Bu şekilde tanışıp sevgili olduk. İlk yaz bir aya yakın kaldılar ve hayatımdaki en güzel aylardı. İletişimimizi koparmamıştık. İnternet üzerinden konuştuk ve sezon boyunca biriktirdiğim para ile o senenin şubat ayında Almanya’ya gitmiştim. Çok güzel bir yıldı.

Birbirinden kıymetli fotoğraflarımız vardı. Öyle sahte gülüşler ya da gösterişli pozlardan uzak, olabildiğince doğal ve bir o kadar özellerdi. Üzerinden seneler geçmesine rağmen saklamıştım. Hala da evimin salonunda, tozlu albümlerin arasında dururlar.

Sonraki yazı beklediğim kadar hiçbir anı beklememiştim. Bu ayrı bir hevesti.

Sezon açıldı. Bir ay geçti, iki ay geçti… Gelen giden yoktu ve son haftalarda mesajlarıma cevap vermiyordu.

Başlamadan yarım kalan hikayem böyleydi. Üzerinden yıllar geçti ama hala aklımın bir köşesinde, yüreğimin buğulu camlarında ukdesi vardı.

Şimdi karşımda, bambaşka bir hayat ve bambaşka insanlar ile duruyordu. Bu hissi, bu vurulma anını sıradan betimlemeler ile anlatamam.

Gülümseyin dedim içim kan ağlarken. Gülümsediler ve fotoğrafları ölümsüzleştirdim. Bu zamana kadar on binlerce fotoğraf çekmiştim ancak ilk defa birine hayal kırıklıklarımı bırakmıştım.

Fotoğrafı ona uzattım. En acı kısmı ise beni hatırlamıyor oluşuydu. Gözlerinde her zamanki ışık vardı ve enerji doluydu. Hatırlamadığını varsaydım. Öyle olsun istedim. Keza beni hatırlamaması, yıllar boyu acı içinde boğulmama rağmen, şuanda karşımda gülümsemesinden daha kabul edilirdi.

“Ne kadar?” Diye sordu. Bir ömür borcun var dedim içimden. Bu bir hayal kırıklığı için fazlaydı.

Otelimizin hediyesi dedim. Sonra ardımı dönüp odama gittim.

Stajyere bugün erken gitmesini söyledim. Çıktıktan sonra kapıyı kilitledim.

Ona son söylediğim sözleri hatırlıyorum. Aslında son sözler de değildi. Kabullenemeyen birinin okunmayan mesajlarıydı. Birkaç sene belli aralıklar ile yazdım. Her sarhoş oluşumunda gitmeyen mesajlarımın tek tiklerinde can verdim. Ama en sonunda… En sonunda istediğim şey, beni güzel hatırlamasıydı.

Her insan gibi bende hatırlanmak istiyordum. Gönül bağı kurduğum biri tarafından hatırlanmak, sanki onun kalbinde hala yerim olduğunu hissettiriyordu.

Ancak bugün fark ettim ki bu benim bencilce bir arzummuş. Ne eksik ne fazla… Hatırlanmak istemiyorum.

Ben onu istiyormuşum. Onun yanında olmayı… O gittikten sonra da hala onun ihtimalini istemişim. Hatırlasın beni, hatırlarsa belki bir gün döner umudu ile yaşamışım ve o umudu istemişim.

Lakin umutlara ne kadar tutunduysam, bir o kadar unutulmuşum. Günümüz dünyasındaki uçurtmalara dönmüşüm de haberim yokmuş. İpim kopmuş ve yeni çocuklar varlığımdan haberdar değil…

Yorgun adımlar ile yıkıldığım koltuktan doğruldum ve açık büfenin arka kapısından girip mutfağa yöneldim. Hemen boş bir yoğurt kabı buldum ve artan yemeklerden bir kepçe alıp yola koyuldum.

Birbirine benzeyen köşe başlarını kat ettim. Sonra benim haytayı gördüm. Kuyruğunu sallayıp yanıma geldi. Yoğurt kabını çıkardım ve önüne koydum. Suyuna baktım. Doluydu. Birazcık sevdim ve evime geçtim.

Serin bir Antalya gecesine devrilmiştim. Güneş, sıradan betimlemelere ayak uydurur gibi batmıştı. Gecenin bilmem kaçıncı saatiydi. Yıllardan genzimde taşıdığım yüküm, boğazımı parçalayarak canımı acıtmıştı. Artık hatırlanacak anılara gerek kalmadığını fark etmiştim. Acınası halim, sıradan betimlemelerin içinden geçmişti. Aylardan Ekim, günlerden ise salıydı.

 

 

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.