Spontane Heyecanlar ve Cızırtılı Aramalar

Kasvetli işimden çıkalı henüz otuz saniye olmuştu. Döner kapıdan dışarı adımı attım ve süratle yaktığım sigaramdan bir duman aldım. Kafamı yukarı kaldırdığımda güneş batmaya yüz tutmuştu.

Dışarıda korna seslerine karışmış inşaat makinelerinin gürültüleri vardı. Etrafta rastgele yürüyen insanlar, sanki kompleks bir düzeni yaratıyordu.

Gün boyu masa başında oturduğum için tutulan boynumu ovdum. Ufacık bir gerilme hamlesi ile tüm gün klavyeye basan parmaklarımı ve kollarımı açtım. Canım çok mu istedi bilmiyorum ama izmaritine dayanan sigaramın ateşi ile bir sigara daha yaktım.

Sırtımı plazanın duvarına yasladım ve ciğerlerimi zehirleyen zıkkıma asıldım. Üflerken günün yorgunluğunu aldığını söyleyebilirim. Tabi bazı zamanlar…

Önümden sırasıyla seyyar bir boyoz arabası ve turist bir çift geçti. Pusetinde uyuyan sarışın bebeğin kokusu burnuma geldi. Hoştu.

Sigaram bitince ağır adımlar ile Pasaport iskelesine doğru yürüdüm. Çimlerde oturup bira içen gençler aynıydı. Şişeleri toplayan adamlar ve çiğdem satan elemanlar bile değişmemişti. İzmir’in bu havasını sevdiğimi fark ettim. Ha birde bomba tatlısını…

İskeleye gelince vapura daha on dakika kaldığını fark ettim. Sonra denizi karşıma aldım ve gün batımına daldım. Küçük prens olsaydım belki gün batımlarını daha çok severdim.

Kalkışa üç dakika kala gemi iskeleye yanaştı ve otomatik adımlar bindim. Şu sıralar deyim yerindeyse bir arayış içindeydim. Belki tam olarak hissettiğim bu değildir. Bilemiyorum. Her şey çok karışık ve her şeyi ayrı yazmak içimden gelmiyor.

Üniversiteden yeni mezun olmuştum ve tam olarak istediğim noktada olup olmadığımı sorguladım. Nedendir bilmiyorum ama vapur yolculukları kendimi sorgulama mekanlarım olabilir.

İşe gireli dört ay oldu ancak çok yoğun bir tempoda çalıştığımı fark ettim. Eskisi gibi kendime vakit ayıramıyorum, kitap okuyamıyorum ve bazı geceler o kadar yorgun oluyorum ki düşünemiyorum bile… Hatta iş arkadaşlarım olmadan öğle yemeği yemeyi bile birçok şeye yeğlerim…

Hayat çok stabil ilerliyor. Bunu seviyorum belki ama basketbol oynamayı da seviyorum. Mesela müdüre sunum yapmak yerine smaç basmayı isterdim.

Korktuğum yüzeyselliğe doğru profesyonel adımlarla ilerliyorum.

Sonra Karşıyaka iskeleye yaklaşıyoruz. Çil yavrusu gibi dağılıyoruz. Kimisi Bayraklı yönüne gidiyor, kimisi Bostanlı’ya, kimisi çarşıda kayboluyor…

Kuruyemişçilerin led tabelaları bile yeşil kırmızı diyorum içimden. Sonra bir sokak sanatçısı görüyorum çarşının girişinde. Kendini bronz rengine boyamış ve heykel gibi duruyor. Önünde fotoğraf çektiren insanlar var. Benimse birkaç dal sigaram daha…

Örnekköye’e giden eshota biniyorum. İnsanlar tıkış tıkış ve maskeli. Trafikti, çilesiydi derken yeni taşındığım eve giriyorum. Şu sıralar pek bir göçebeyim. Bazı elbiselerim hala annemlerin evinde. Belki hafta sonu oraya giderim. Belki dönerken Spil dağını görürüm. Dumanlar almıştır başını ve dertli dertli duruyordur. Zaten hep ordaydı. Ağlayan kayası bile aynı.

Aslında hayatımda her şey aynı… Değişen tek şey doların durumu ve kutu kolanın tadı…

Sonra aklıma ufak bir fikir geliyor. Sıradan ilerleyen senaryolarda spontane bir adım atıyorum. Yeni biri var. Belki biraz değişik bir kafası olabilir. Tahmin edilmesi zor… Farklı cümleler kuruyor ve Fenerbahçe’yi çok seviyor. Sanırım oda sıradanlıktan ve klişelerden sıkılmış biri. Ancak her saatte kahve içemiyor ve karpuzu çekirdeği ile birlikte yiyemiyor. Hatta buna üzülüyor.

Bende birtakım şeylere üzülüyorum. Mental yorgunluğum canımı sıkıyor mesela. Ama olsun hadi değişik bir şeyler yapalım.

Çıkartıyorum telefonu ve onu arıyorum. “Alo.” Diyor cızırtılı bir sesle. Rahatsız etmiyorum değil mi? “Estağfurullah.” Diye cevap veriyor. Sesi çok arkadan geliyor sanırım kulaklıktan konuşuyor. “Bekle.” Diyor sonra. “Sana bir kıyak çekeyim.” Akabinde kulaklıktan çıkartıyor telefonu ve “Naber?” diye soruyor. Daha önce sesini duymuştum ama telefonda bir farklı geliyordu. “İyidir.” Diyorum senden?

“İyiyim.” Diyor ve sanki ağzında bir şeyler geveliyor. Belki kuru incir olabilir.

Bir süre havadan sudan konuşuyoruz ama operatör firma sağ olsun tam çekmiyor. Sesin arkadan gelmesi, zaman zaman sohbeti baltalıyor ama olsun. Pilli Bebek hala çok kaliteli bir grup…

Evimin emektar kapısından girdiğimden beri çeken bir yer arıyorum. Bir o odaya bir o odaya derken tavaf ediyorum. Sonra yürüyüşe çıkacağını ve bir saat sonra konuşabileceğimizi söylüyor. Olur diyorum hem bende yemek yerim. Belki duşa da girerim.

Bir saat sonra tekrar arıyor beni ve iki saat konuşuyoruz. Aslında o konuşuyor. İki saat boyunca hiç susmuyor. Geç olduğunu söylüyorum ve bir daha konuşmak üzere konularımız kalıyor. Sözleşiyoruz ve birbirimize şöyle diyoruz: “Kabul edildi…”

Tahminimce kapatırken onu bir daha aramayacağımı düşünmüş olabilir.

İyi geldi diyebilirim. Bilmiyorum bunu söylemek için erken. Mesela daha sevdiğimiz yazarları bile söylemedik. Henüz birbirimize kitap hediye etmedik.

Ama yarın iş var ve erken yatmam lazım.

Aslında hep iş var ama heyecan yok. Hayatta eksik giden onlarca detay varken en çok dikkatimi çeken heyecan oluyor. Ezbere giden ve elli kere oynanan bir piyesin içindeki figüranmışım gibi hissediyorum.

Ama onu durduk yere aramak heyecanlıydı. Neden heyecanlıydı bilmiyorum. Sonra sıkça kullandığım bir cümleyi sarf edip gülümsüyorum.

Öyle işte…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.