Hikaye Arası

“Kalbim kör, kalbim sağır… Rüzgar biraz soğuk ve dikta edilen hayat sık boğaz edici… Karamsar dizelerime kızmış birileri ve şairane pesimistliğim koca bir s*ktir çekmiş geri kalan tüm bıdı bıdılara…

Biraz kafam dolu… Belki birazdan fazla… Apansız uyanışlarım kadar. Kıbleye karşı dönüp dua okudum az önce. Kafamı patlatmamak için içten bir dua oldu ama hala bekleyen gözyaşları var biliyorum…

Biliyorum da ne oluyor ha? Ölüyorum da diyorum mesela… Gerçeklikte azalan bir kurşun oluyor mu? Kimse tetiğe basacak kadar cesur değil… Sadece oraya kadar gelecek kadar çaresiz…

Neden kaidelerin içinde yok olurken biraz duraksadığım an her şeyi kaçırıyorum? Mesela gece yüreğim s*kiliyor ama iki saat sonra uykusuz acılarımla işe gidiyorum. Gökyüzü hala aynı gibi geliyor. Tüm düzen yakamı bırakana kadar uzaklaşmak istiyorum da nefretim buna izin vermiyor.

Tam oturmamış bir karakterim var. Ancak takdir edersiniz ki biraz paralel bir kafanın uyum sağlaması zor…

Ayrılık geceleri de zor mesela. Mesela edebiyat kusacak muhatabının duvarların arkasında kaldığını görmek, ertesi gün işe gitmemek için sağlam bir neden…

Bazen diyorum. Bazen çok fazla bazen dediğimi fark ediyorum ama bazen keşke bir sokak kedisi olsaydım diyorum. En azından düşünmezdim. Tek derdim karnımı doyurmak olurdu. Hem başımı okşayan kişilere sırnaşırdım.

Şu sıralar hiç iyi değilim. Yorgunum ve baş ağrılarım artık bu işi sadistliğe vurmuş. Ara ara gözlerim doluyor. Kararıyor ve gün batımını kaçırıyorum. Geceleri eski püskü hislerim doğruluyor. B*ktan sandıklarından çıkıyorlar ve tozlarına üzerime döküyorlar. Hepsi çok saygısız oldular…

Muhalif hislerim var artık. Benliğimin iktidarına laf atıyorlar. Karar meclisimde yumruklu kavgalar oluyor bazen. Bazen bazıları uyuyakalıyor bu kavganın ortasında. Tam oturumu kapatacakken bir karar daha veriyorum. Kabul edildi!

Sonra biri çıkıyor değil mi? Neden tüm hikayelerde ya biri çıkıyor ya da biri yolculuğa çıkıyor ki? Neden oturduğumuz yerde güzel senaryolar vuku bulmuyor. Herkes enerjikte ben mi ağır vasıtanın tekiyim diye düşünmeden edemiyorum.

İçimde açgözlü ve laf dinlemez bir kısrak var. Çayırlar boyu koşmak yerine kendi kokuşmuş ahırında söyleniyor. Öfke dolu bir ata dönüşmek için gününü bekleyen bu kısrak, her yeni sabaha uyandığında birtakım detayların içine s*çıyor.

Ama ben yine de memnunum. (Yalanı geç butonu.)

Kendimi 555 kelimeye sığdırmayacağım ve moralim varmış gibi yapmayacağım. Kuralların ya da genel geçer normların neyin var diye sormasını beklemeyeceğim. Henüz değil…

Ve delirmedim… Henüz değil… Belki de çok yoğun yaşanan hisler ve yaşanamayacak olan hislerin ellerini boğazımda hissediyorum. Beni seven ellerin diyetini ödemem için sol kolumu kesmeye hazırım.

Ömer Seyfettin yaşasaydı göz göze gelebilirdik. Keşke yaşasaydı. Gözlerime baktığında ona teşekkür ederdim. O olmasaydı yazma eyleminin muazzamlığını bilmezdim. Ruhu şad olsun!

Mesela yazmaktan hiç pişman değilim. Gerçi ben geçtiğimiz haftalara kadar pişman olan biri de değildim. Ama takdir edersin ki hayatın neler getireceğini kestirmesi imkansız… Bende isterdim her sabah sahile karşı oturup sevdiğim kişi ile boyoz yemeyi…

Keşke kendimi affedebilsem…”

Laptopunu kapatıp gözlerini ovuşturdu. Yirmi dokuzuncu kattaki penceresinden, şehrin günahlar yüzüne baktı. Her şey çok aşağıdaydı. Ya da yukarıda…

“Atlasam ölür müyüm?” Diye sordu kendine. Bunu çok fazla tekrarladığını görünce bir sigara yaktı. Küllerin savruluşunu izlerken gözleri doldu. “Yazık.” Dedi içinden. Yazık oldu…

Sonra kapattığı laptopunu geri açtı ve yanıp sönen imlece baktı. Hikayeye devam etmesi gerekiyordu. Ancak artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.

Keşke kendini affedebilseydi…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.