Veresiye Çalımlar – #555kelimelikhikayeler

Kasvetli gri tonları dans ediyor gibiydi. Gökyüzünün başı dumanlı, kalbi Sezen Aksu şarkılarından halliceydi. Ağlasa rahatlardı belki ama kalender mavi kubbe, şemsiyesi olmayanları düşünüyordu.

Ne vakit gökyüzünün naifliğini düşünsem, iki buçuk yıl önce intihar eden arkadaşımı hatırlarım. Hayatımda gördüğüm en esprili insandı. Kuzeye bakan balkonunda kasımpatıları vardı. Bergamottan ya da tropik meyvelerden salata yapabilirdi. Ülkede gezmediği il kalmamıştı ve Avrupa turuna gitmek için gün sayıyordu.

Yine böyle gri bir Perşembe günü telefon geldi. Kendini balkonundan atmıştı. Anlam veremedim önce. Gerçi hala veremiyorum.

Acı olanıysa polislerin sorularına cevap vermek için evine gittiğimde, kasımpatıların toprağının hala ıslak olduğunu görmemdi. Bir yanı ölmeden önce bile naifken, diğer yanı cehennemin hangi katındaydı kim bilir…

O günden sonra griyi pek sevemedim. Kasımpatı görünce gözlerimi kapadım ve tropik meyveli ne varsa alerjim var deyip geçiştirdim.

Şimdi gökyüzü yine o kahrolası kasvetini takınmıştı. Kalender ama bir o kadar gri…

Kahvem gelince sigaramı yaktım. Sürekli tekrar eden bir ritüel haline gelmişti. O an beni ortadan ikiye ayırsalardı, bir yanım kahve diğer yanım sigara olurdu.

“Hala derin düşünüyorsun…” Diyerek lafa giren olmasaydı, bir sonraki yağmura kadar orda kalacaktım. Kalktım ve çocukluk arkadaşımı selamladım.

“Çok bekletmedim değil mi?” Dedi gülümseyerek. Hayır dedim. Bayadır insan içine çıkmıyordum. Hoş geldin.

“Hoş buldum.” Dedi. Çok enerjik gözüküyordu. Ailecek Zonguldak’a taşındıklarından beri görüşmemiştik. Sanırım bu da yirmi yıl önceydi.

Bir süre havadan sudan ve eskilerden konuştuk. Arkadaşım tip olarak çok değişmişti. Fiyakalı bir takım elbisesi vardı. Marka saati ve kol düğmeleri göz alıyordu. Birde kendime bak dedim içimden. Habeş maymununun uykusuz hali gibiydim.

İkinci kahveler ve onuncu sigaralardan sonra yanında getirdiği poşeti masaya koydu.

“Sana hediyem var!” Dedi. Hay içine… Ben terlikle tekele iner gibi geldim çocuğun yanına. Sıkıldığımı görünce gülümsedi.

“Hatırlıyor musun çocukken caminin yanındaki boş arsada top oynardık. Az gazozunu içmedim.”

Doğru dedim. İyi top oynardı. Çalım manyağı olmak deyimini ondan bizzat tecrübe edinerek öğrenmiştim.

“İlkokul ikinin yaz tatiliydi. Kuran kursundan çıkıp yan arsaya geçmiştik. Aşağı mahalleyle maçımız vardı. Kaldırımlarda izleyenlerimiz bile vardı. Hatırladın mı?”

Kafamla onayladım. Ama bariz şekilde yalan söylüyordum. Yalanı geç butonu olsa kırabilirdim.

“Muazzam oynuyordum. Eski kunduralarımla etrafın tozunu attırıyordum. Bizim pederi bilirsin. Ayyaş herifin tekiydi. Zonguldak’a gidene kadar da kötüydü durumumuz. Ayakkabı alamamıştı bana ve o maç kunduramın ucu kopmuştu. Kenarda ağlarken sen belirmiştin. Oynamamana rağmen kramponlarınla gelmiştin ve ağlamayıp rakibi yenmek şartıyla ayakkabılarını vermiştin. Onları ezip geçmiştik. Sonra gazozları içip yalınayak evlere dağılmıştık. Şans eseri o maçta amatör kulüp antrenörlerden biri beni izlemişti. Sonra Zonguldak’ta bir kulübün alt yapısına girdim. Alelacele oldu her şey. Sana hiç teşekkür edemedim. Bizden iki sene sonra taşınmışsınız. O günden beri izini bulamadım. Geçen şans eseri bankada seni hatırlamasam hala bulamayacaktım.”

Sonra poşeti açtı ve içindeki kutuyu bana çevirip:

“Hiçbir jest senin bana yaptığın iyiliği karşılamaz. Çünkü ben küçüklükten beri hep çalımladım. Hayatı çalımladım. Her Allah’ın günü sıyrıldım rakiplerden. Defansı yardım etimle, kanımla. Ama veresiye ayakkabılarla… Sen olmasaydın bunların hiçbiri olmayacaktı. O gün bir takım zorlukları yenebileceğime inandım. Bütün bunlar, ısmarlama bir çift kramponla oldu.”

Kutuyu açtı ve içindeki hediye kramponları bana verdi. Gülümsedi ve saatine baktı.

“Bundan sonra canın ne zaman sıkılsa ara beni.”

Tebessüm ettim. Kramponları elime aldım ve hangi takımda oynadığını sordum. Ayaklanmıştı. Ceketini düzeltip:

“17 yaşımda bacağım kırıldı. Bırakınca aç kaldım ve bende zamanla tefeciliği öğrendim. Şimdi parayla para kazanıyorum.”

Şaşkın bakışlarımın arasında bana sarıldı ve çıktı. Sonrasında kafedeki herkes onunla birlikte ayaklandı ve arabasına kadar şemsiye tutan on beş insan oldular.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.