Sabah Saat Sekiz #555kelimelikhikayeler

Başarısız birkaç gidişin ardından, mahkum olduğum şehre geri dönmüştüm. Kalbim paslanmaya yüz tutmuş ve yağlanmayı unutmuş gıcırtılı kapılar gibi her açılışında çığlıklar içinde feryat etse de, ertesi gün işe gideceğimi bildiğim için pekte oralı olmamaya başlamıştım. Bir süredir o kadar oralı değildim ki, nereli olduğumu bile hatırlamıyorum.

Saat sabahın yedisi olmasına karşın aniden bastıran ikrah hissi, nefret kusmam için boğazıma dayanmıştı.

Yerin yedi kat altına düşer adımlarla indiğim metroda hava gazı adından solunabilir bir şeyler kalmamıştı. Sabah dedim içimden, sabah daha yedi…

Liseli bir talebe durdu oksijensiz sarı alanımın önünde… Bir elinde simidi diğer elinde üçgen peyniri vardı ve simidini ağzıyla kopardığı gibi bir katıklık kadar peynirinden ısırık aldı. Ortalık susam kokmuştu.

Kırıntısı kalmasın dedim içimden, sonuçta yeri gelecek ve yerden tek tek toplayacak kadar aç kalacağız… Boktan bir düzen içinde biletlerimizi almış ve kişisel alan saçmalığını yaratıp içinden geçmişiz. Açlıkta bu sistemin çarpıcı bir parçası…

Sirkeci durağı ağzına kadar doluydu ve anladığım kadarıyla yukarıdaki pastanelerden birinin hamur işi ustası oldukça başarılıydı.

Karanlık ve rutubetli koridorlardan cılız bir ışık belirdi ve bekleme banklarında oturan yaşlı amcalar ayaklandı. Kendilerinden beklenmedik kireçsiz ve seri adımlarla benim ve simitli talebenin önüne geçtiler. Metro yanaştı, kapılar açıldı ve içerdeki yolcular inmeden yaşlı amcalar metroya bindi.

Ey dedim içimden. Ey emekli maaşı! Sen nelere kadirsin! Ey dedim bir kez daha. Ey bedava akbil… Sen olmaz olanı oldurur ve yürüyemeyen ayakları kendine getirirsin!

Boğazın altından geçerken vagondaki insanlarla yakınlaşmıştık. Bazıları şah damarımdan daha yakındı. Sanırım onlara ibadet etmemi istiyorlardı. Ama diye iç geçirdim. Ama benim inancım sonraki durakta son bulur sevgili yolcu…

Üsküdar, Ayrılıkçemesi derken Söğütlüçeşme’ye geldim ve kapılar açılınca diyaframıma kadar derin nefesler aldım. Kısacık oksijen molasını bitirirken tren geldiği yöne geri gitti ve yaşlı amcalar benden önce gişelere varmıştı. Acaba dedim kısık bir tonda, bu kadar yaşlı amca Kadıköy’de tam olarak ne yapıyor?

Gizliden gizliye alternatif rock grupları varda provasına mı yetişiyorlar? Bilinmez ve bir o kadar vicks kokulu bir soru…

Gişelerden çıktım ve boğaya giden caddeye doğru yol aldım. İlk köprü altı ışıklarının ordayken akciğerlerim biraz daha olur abi kafasına geldi ve onayı alır almaz paketin jelatinini çıkardım. Hemencecik ateşledim sigaramı ve derin bir duman çektim. Saat daha sabahın yedi buçuğu ama kanıma karışan nikotin öyle tatlı ki sorma gitsin…

Dikkatsiz soluklarla devam ederken karşımdan gelen lacivert ojeli kızla göz göze geldim ve elleriyle henüz yeni atmosfere saldığım dumanı dağıttı. Of pof çekerken yanımdan sıyrılarak aksi yönüme devam etti.

Havalara bak dedim bir duman daha çekip. Sanırsan Amazonlardan buraya aktarmasız gelmiş. Saat daha yedi otuz beş. Bu ne tafra!

Gelinlikçiyi solladım, börekçiye selam verdim derken boğanın oraya geldim ve yanımdan geçen sarmaş dolaş ergenlik kalıntılarının elime telefon tutturmasıyla duruldum.

Saat daha yedi kırk beş. Boğanın testisleri bile uyanmamış birader sen neyin fotoğrafından bahsediyorsun! Dedim. Çıkıştım o hormon fazlasına.

“Tamam abi neden kızıyorsun?” Dedi çatallı bir ses tonu ile. Kızın elini bıraktı ve bir adım geri çekildi.

Ah dedim yavrularım. Siz birbirinizde kendinizi tüketmeyi devam edin. Konaklayacak başka toy vücutlar bulun ve göçebe duygularınızı tatmin etmeye yıllar sürdürün.

Saat daha yedi kırk beş ve öfkeliyim. Halbuki daha kaşarlı poğaçamı yememiştim.

Aslında sinir katsayılarımı yükselten hadise bu değil diye düşünüyorum. Belki bu da bu olayın bir parçasıdır. Ancak bütünüyle bu olmadığı aşikar. Öfkem geri kalan dünya düzenine…

Birazcık duygusal bir insan için burası iki tane cehenneme eş değer. Dünyanın şerefine bir sigara daha…

Saat henüz sabahın sekizi… Daha yeni başlıyoruz.

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.