Hoşça kalın Bedeli

 

Karanlık otobanın viyadük çıkışına gelince taksiden indi. Telefonunun fenerini açıp, konteynırdan evlerin olduğu toprak araziye doğru yola koyuldu. Birkaç lastik reklamı tabelası geçtikten sonra kendisine tarif edilen kerpiçten evi buldu. Açık çamur rengi evin kapısı açıktı ve içeriden yeşil ile sarıya çalan renklerde ışıklar sızıyordu.

İçeriyi girince, mavi bir tekli koltukta oturan adamı gördü. Ayaklarını, önündeki kısa bacaklı masaya uzatmış ve kafasını geriye yaslamıştı. Nerden geldiğini kestiremediği yerlerden, cılız bir caz şarkısı sesi geliyordu. Adam gözlerini tavandaki sarı ve yeşil floresanlara dikmişti.

Hafifçe ökdürdü:

“Pardon. Medyum Tami siz misiniz?”

Tami kafasını indirdi ve kapıdan kendisine bakan kadına gülümsedi:

“Ta kendisi ile konuşuyorsunuz Nilay hanım… Evi kolay bulabildiniz mi?”

“Taksici viyadüğün çıkışında bırakmasaydı daha kolay bulurdum. Yine otoyol üzerine fazla uzak bir yer değil ama viyadüğün ötesine gitmeyeceğini söyledi.”

“Taksiciler bu kısımlardan korkarlar. Evin yüz metre ilerisinde dere akıyor dikkat ettiniz mi?”

“Hayır dikkat etmedim. Fenerim o kadarını aydınlatmadı.”

“Pek de önemi yok açıkçası ama bulunduğumuz şehir bir ovanın ortasında kalıyor. Nedendir bilmiyorum ancak ova halkı derenin çevresine yaklaşmayı sevmiyor.”

Nilay ile Tami beş saniye kadar bakıştılar ve sonrasında sessizliği bozan Tami oldu. Seri hareketler ile oturduğu yerden kalkarak, ayakları uzattığı masayı sildi. Akabinde yan odaya geçip bir tekli koltuk daha sırtlanıp geldi. Elleriyle koltuğu gösteren Tami lafa girdi:

“Buyurun Nilay hanım, oturun lütfen.”

Nilay önce Tami’ye sonra da koltuğu baktı ve yorgun bir hareket ile koltuğu oturdu. Karşına geçen Tami devam etti:

“İstediğim malzemeleri getirdiniz mi?”

Soruyu duyar duymaz elini çantasına atan Nilay, “Evet” anlamında başını salladı.

“İstediğiniz her şeyi getirdim.” Sonrasında malzemeleri birer birer çıkardı:

“Dört adet çiğ ayçiçek çekirdeği, iki ve dört rakamlarının olduğu buzdolabı manyeti ve son olarak da bir adet çikolatalı süt.” Çıkardığı malzemeleri masadayken inceleyen Tami, çikolatalı süte gelince yerinden doğruldu ve sütü aldı. Pipetinin jelatinini çıkardı ve kutusunu tek hamlede delerek sütü içmeye başladı.

“İşinize karışmak gibi olmasın, tamamen merakımdan soruyorum. Bu malzemeler yeterli gelecek mi?”

Sütünü tek nefeste bitiren ve o anki mutluluğu gözlerinden okunan Tami söze girdi:

“Geri kalan malzemeler zaten bende mevcut. İhtiyacımız olan şeyler belli. 4 adet tam ortasından kırılmış boy aynası ki bunlar bende var. Yakın zamanda ölmüş birinin bedenine değen yağmur taneleri… Buna da sahibim ama nasıl bulduğumu sorma!”

Son söyleneni duyan Nilay korku dolu gözlerle Tami’ye baktı.

Kendisinden çekindiğini fark eden Tami devam etti:

Dün sabah dışarıdaki korkuluğun oraya bir serçe düşmüştü. Fark ettiğimde son nefeslerini aldığını gördüm. Tam canını kaybettiği esnada yağmur başladı. Zaten dikkat ettiysen yakın zamanda ölmüş biri dedim. Gerçi insan olsaydı köprü için daha yardımcı olurdu ama şimdi kim bulacak dışarıda kalmış bir cesedi. Nerde kalmıştık? Evet yağmur suyu bende var. Çiğ ayçiçek çekirdeklerini sen getirdim. Buzdolabı manyetindeki sayılar da tamam… Tüm malzemelerimiz şuan hazır.”

“Çikolatalı sütte vardı.”

“Onu kendim için istedim. Buradan şehre gitmesi uzak… Malum taksilerde gelmiyor. Teşekkür ederim.”

Nilay anlamsız bakışlarına aldırmadan yerinden kalkan Tami, yan odadan sırayla getirdiği boy aynalarını çevrelerine yerleştirdi. Dört bir yanda yansımalarını gören Nilay korkuyordu. Ama yorgun gözleri kendinden emindi.

“Başlamadan önce emin olmak için soruyorum. İstediğiniz şeye hazır mısınız?”

Nilay, “Evet.” Anlamında başını salladı.

“Bunun bedelini ödemeye hazır mısınız?”

Cevap hareketi değişmedi.

“Bunun bedeli olacak! Karşılığını vermeyi kabul ettiğinize göre başlayacağız. Son olarak bir sorum var. Yaşayıp yaşamadığını anlamayacak kadar hissiz hissediyor musun?”

Emin bir ses tonu karşılık verdi:

“Ne istediğimi biliyorum!”

Derin bir nefes veren Tami:

“Asansöre binmek için daha erkendi.” Dedi ancak Nilay anlamsız bakışlarına devam etti.

Yerinden kalkan Tami, her aynanın önüne ayçiçek çekirdeği yerleştirdi. 2 rakamlı manyeti Nilay’a verip, dördü kendine aldı. Sonra esans şişesini andıran küçük cam kavanoza serçe parmağını sokup bir damlayı alnına dokundurdu.

“Ritüel başlıyor. Şimdi senden hikayeni tekrar anlatmanı istiyorum.” Sözünü bitirdikten sonra gözlerini kapadı yüzük parmağı ile alnına dokunmaya devam etti.

Nilay ise elindeki 2 manyetini sıkıcı tutuyordu. Derin bir nefes aldı ve:

“Hikayemi kısa ve öz olarak aktaracağım. Eşim Önder… Bundan altı ay önce, işe giderken trafik kazası geçirdi. Olay yerinden ölmüş.” Sesi titremişti ama aldırmadan devam etti:

“Eşimle aramda yıllardır süregelen ve samimiyetinden hiçbir şey kaydetmeyen bir bağımız vardı. Kendisi ile tartışsak bile her sabah kalkar ve onu yolcu ederken “Hoşça kal!” derdim. Bu aramızda ilk ve tek ciddi ayrılışımızdan kalan bir metafordu… Yıllar önceki tek ayrılışımızda ona hoşça kal demiştim ve gidememişti. O an anlamıştık, biz hüzün dolu hoş çakallar için fazla duygusalız. Ayrılmadık ve her gündelik gidişlerimizde gülümseyerek hoşça kal dedik. Çünkü biliyorduk, birimiz hoşça kal diyerek gidiyorsa, elbet yakın zamanda gülerek gelecekti. O bizim yeniden görüşürüz cümlemizdi. Kısacık ve samimi…” Gözleri doldu.

“Bir gün öncesinden, incir çekirdeğini bile doldurmayacak bir nedenden kavga etmiştik. Ama başka şeylere de dolmuştum ve o gece gereğinden fazla tepki gösterdim. Ama biliyordum ertesi sabah onu yolcu ederken hoşça kal diyecektim ve aramızda kırgınlık olmadığını anlayacaktı. Ancak ertesi sabah biraz geç kalktım ve uyandığımda, Önder çoktan gitmişti. İçimde koyu kahverengi bir his belirdi ve onu telefonla aradım. Ulaşamadım ve kötü hissetmeye başladım. Çünkü eğer hoşça kal demezsem, hala ona küs olduğumu düşünecekti ve bu o sıralar isteyeceğim son şeydi.” Birkaç damla süzüldü yanaklarından. Hemen sildi.

“Sonra dayanamadım ve evden çıkıp iş yerine doğru yola koyuldum. Bulunduğumuz semtin çarşısındaydı ama daha iki blok geçmeden bir kalabalık gördüm. O an hissettim. Her şeyi o an hissetim. Bu tarif edilmez bir şeydi. Ne kadar can acıtan duygu varsa, sanki sonrası yokmuş hissi ile karıştı ve kocaman kör bir mızrak gibi kalbime saplandı. Birkaç saniye sonra gözlerim kapandı. Sonra hastanedeydim.”

Nilay’ın sözleri bitince gözlerini açan Tami, derin bir nefes aldı.

“Kaybınıza üzüldüm.”

Teşekkürler manasında kafasını salladı.

“Altı ay önce öldüyse, konuşturmak için çağırabiliriz. Ama bunun bir bedeli…”

“Ne olursa ödemeye hazırım. Sadece ona hoşça kal demek istiyorum. Altı aydır içimi kemiren tek şey bu. Ona hoşça kal demeden gitmesine izin veremem. Bunu yapamam. Hayır… Hayır buna dayanamaz. Buna dayanamam. Tek istediğim ona hoşça kal demek. Çünkü bu en anlamlı hoşça kal olacak. Bu son hoşça kal olacak. Hayatıma devam etmek istiyorum. Çünkü o bunu isterdi. Bu kadar perişan olduğumu görse mahvolur. O yüzden onun mirasını devam ettirmem lazım. Ama… Ama ona hoşça kal demeden gitmek istemiyorum. Gidemiyorum da zaten. Anlıyor musun bu benim için çok önemli. Ona hoşça kal demek lazım. Hoşça kal. Çünkü bu beni öldürüyor. Dayanamıyorum. Bedeli neyse ödemeye hazırım.”

Nilay’ın tepkisi karşısında soğukkanlı davranan Tami, kararlı bakışlarını onun üzerine dikti.

“Bu hayatta ne istersen, karşılığında eş değerini vermek zorundasın. Karalılığında bunu görüyorum. Birazdan ruhunu buraya çağıracağım. Ama uzun süre kalamaz. Yarım dakikan var. Tüm aynalara bak! Çünkü benim enerjimi kullanarak, onun yansımasını çağıracağım. Bütün aynalarda belirsiz sıralarla görülecek. Ve sonra bitecek. Hazır mısın?”

“Hazırım!” Dedi net bir sesle. Nilay, en kararlı bakışlarını takılmıştı. Sonrasında Tami, bir minik şişesinden bir damla daha çıkardı ve bu sefer o damlayı içti. Yudumladığı gibi, unutulmuş bir melek lisanı ile ritüel için cümleler kurmaya başladı. Birkaç saniye sonra sarı yeşil ışıklar önce maviye sonra beyaza döndü ve sözleri biten Tami’nin yüzü aşağıya düştü. Sustu ve bir arı vızıltısına benzeyen bir tonda ses geldi:

“Nilay…”

Kırık aynaların soldaki olanında gölgeli bir yüz belirdi. Bu Önder’di. Hemen sonra öndeki aynaya geçiş yaptı. Çok hızlıydı.

Önder’in silüetini gören Nilay, ritüel başından bu yana tuttuğu gözyaşlarını özgür bıraktı. Gözleri ıslandı ve onları sürekli yer değiştiren aynalardaki Önder’in yüzüne dikmeye çalıştı.

“Önder…” Dedi cılız bir ses ile. “Sana bir şey söylemek istiyorum.”

Dört saniyedeki bir arkasındaki aynaya denk geldiği için senkronu kaçıran Nilay, Önder’i takip etmekte zorlanıyordu. Tam o sırada Tami’nin sözleri aklına düştü. Sadece otuz saniyesinin olduğunu hatırlayınca hızlandı.

“Önder. Ben… Ben şey demek istiyorum…” Tam karşısındaki aynada saniyelik belirtisini görünce, bir anlığına zaman durur gibi oldu ve:

“Hoşça kal…” Dedi. Gözlerinde minnet ve şükran vardı. Sanki bütün yükünü tek seferde sırtından atmıştı.

Işıklar tekrardan sarı ve yeşile döndü. Ardından gülümsedi aynadaki yansıma ve yavaşça kayboldu.

Tek seferde canını acıtan ne varsa bitmişti… Gözlerindeki son damla, gamzesine aktı Nilay’ın ve kaybolan görüntünün ardından gülümsedi…

Otuz saniye boyunca enerjisini köprüyü tutmak için kullanan Tami uyandı. Karşısında gözlerindeki yaş ile gülümseyen Nilay duruyordu. Hareketsizdi.

Ayağı kalktı ve sol elindeki 4 rakamlı manyete baktı. Çoktan ikiye dönmüştü.

“Demek ritüel başarılı oldu…” Dedi ve doğrulduğu yerden hareketsiz olan Nilay’ın sol avcunu açtı. 2 rakamlı manyetin yerinde bir tutum kül vardı.

“Bedeli ödendi.” Dedi Nilay’ın kulağını yaklaşarak. Bu sözü söyler söylemez kendine geldi ve çığlık attı.

“Neresi burası? Sen… Sen kimsin? Neredeyim ben?”

Tami bir adım geri çekildi ve ellerini yukarı kaldırarak gizlediğim bir şey yok der gibi duraksadı.

“Alkollüydün. Yarım saat önce geldin buraya ve masanın önünde sızdın kaldın. Bak kapıda açık hadi rahat bırak beni.

Nilay hala korkuyordu ve ayağı kalktı. Geri geri yürürken:

“Polise gideceğim. Sakın arkamdan gelme!” Dedi sırtı duvara değince ardını dönüp koşar adımlarla evden çıktı.

Tami elindeki iki rakamlı manyeti odanın köşesine fırlattı ve aynaları birer birer oradan çıkardı. Sonra parmağını şıklattı ve caz benzeri müzik inceden tıngırdamaya devam etti.

Koltuğuna uzatıp kafasını geriye yasladı. Sarı-yeşil florosanlara bakarken mırıldanmaya başladı.

“Kadın çok kararlı gibiydi. Acaba hoşça kal derken nasıldı? Köprüyü tutmanın en kötü yanı da bu gibi… Hem değdi mi? Bunu da merak ediyorum ama bedelini kabul etti. Ancak garip bir biçimde bunu sormadı. Bedeli ne olursa olsun dedi ama bedelini öğrenmedi. Ona söyledim, eşdeğer bir şey vermen lazım. Ölü biriyle iletişime geçmenin bedeli o kişinin hatıralarının senden alınmasıdır. Bunu herkes bilir. Tanımadığının, ismini ve hikayesini bilmediğin ruhlar çağırılmaz. Sanırım bunu bilmiyordu. Artık bir önemi yok. Çünkü hoşça kal diyecek anıları bitti. Bu çok karmaşık ve kendine paralel giden bir bedel… Birini unutmayı istemek, başlı başına bir bedeldir. Çünkü anılar… Anılar işte… İyi yada kötü hatırlanacak olan zamanlar… Yoluna devam etmek için unutmaya gerek yoktur. Hatırlamak lazım, hatırlamak lazım ki tecrübelerin ışığında, attığın adımları görebilesin. Her ne yaşandıysa yaşansın, o insanı insan yapan en gerçekçi anlardır. Kimseyi yargılamıyorum ancak yoluna devam etmek için geçmişinden parçalar feda eden insanlar, diğerlerine nazaran daha çok kaybederler.”

Sonra doğruldu ve birine bakar gibi gülümsedi. Kafasının içinde klavye sesleri vardı ve fonda çalan şarkıya eşlik eder gibi, tembel hareketlerle kalkıp dans etmeye başladı.

Gözlerini dik bir açıyla karşısına dikti ve dans ederken konuşmaya devam etti.

“Biliyor musun her köprü çıkışında istemsiz olarak dans edesim geliyor. Bu değişik bir yan etki. Peki bu kadar bilgi için bedel ödemem gerekti mi? Bu büyük bir soru. Tabi ki de bedel ödedim. İstediğim her kazanç için, eş değer bir bedel oldu. Peki bedeli mi merak ediyor musun?”

Ağır ağır dans ederken gülümseye başladı.

“Bunun için bir bedel ödemelisin.” Dedi ve dans ederken sarı ve yeşil ışıkları yavaşça karardı…

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.