Maça Valesini Unutmamak İçin Bir Sebep

İkindi güneşinin, güzele ışıdığını düşünür herkes…

Ancak asıl olan, ikindi güneşinin başlı başına bir güzellik olmasıdır.

Bir takım karmaşık hislere sürükleyen sarı ışıkların, yeryüzünün bulutsuz cenahına düşmesi güzel…

Bunaltıcı ağustos günlerinde havaların ılımaya başladığını, parmak uçlarımda hissetmek güzel…

Ama beklemek sıkıcı…

Ayrılık konuşması için beklemekse tam bir eziyet. Muazzam bir karın ağrısı gibi… Zahmet isteyen angaryalar misali, sıkıcı… Ve bir o kadar ezici…

Cüretkar bir rüzgar böldü iç konuşmalarımı. Usulca değip geçti ense kökümden ve derin bir nefes aldım.

Ömrünün baharı sayılacak yıllarda, derin nefeslerde çok fazla ah bırakmaya başladım. Bakalım otuz beşli yaşlarda hangi bilinmez sokakların yokuşlarını tırmanırken durulacağım?

Uykusuz bir hamle ile elimi ceketimin iç cebine attım. 52’lik destem yanımdaydı ve ondan rastgele bir kart çektim. Elimdeki kart maça valesiydi ve ona Nepalce bilmeyen bir Koreli gibi baktım.

Neden onca kart varken seni seçtim ha? Diye sordum. Tanıdık kahvaltı sofralarındaki kekikli zeytinyağı gibi bir karttı. Güzeldi ama ege dışında pek tutulmazdı. Derin bir nefes daha verdim sonra. Neden her şey de bir neden arıyorum diye alıştığım sorulardan birini sordum. Sonra kartı alıp sol cebime koydum.

Gurbet ellerde, benliğinden ödün verenlerin bakınmaktan çekindiği yönden bir kapı sesi duyuldu. Hemen devirdim gözlerimi. Gökyüzünü görebildiğim yörüngelerdeki cam kenarında tıkalı kalmıştım ancak kapıdan tatlı adımlarla bana doğru yaklaşan bir şiir dizesi vardı. Hani sürekli dilinde gezdirdiğin niyetçi lafları değil… Aklının derinlerine kazınmış ve hatırlamak için tüm sınırlarını zorladığın o kutsal dizilere benziyordu.

İkindi güneşi saygıyla eğdi ışıklarını. Görsen o kadar minnettar ışıldıyordu ki, gölgeler bile yaşlı yollar boyu uzanıyordu.

Gülümsedim. Önce ikindi güneşine sonra da karşımdaki gece yıldızına. Ama o karşılık vermedi.

Yaz kokuları sardı bir anda masayı. Tam ortasından yeni yarılmış bir karpuz esansı ağır basıyordu. Ortamda samimiyetle karışık bir gerginlik oluşmuştu. Hem de ilk andan itibaren.

Hoş geldin dedim. Sesim nazikti ve karşılık olarak soğuk bir “Hoş buldum!” Aldım. Sanırım kendisiyle çekişen bir kelime sarf edilmişti.

Bak dedim içimden. Bak birde sen göz yanıltıyorsun. Hayır! Bence Her şey illüzyondan ibaret.

Geldiğin için teşekkür ederim diye devam ettim. Sonrasından her zamanki derin nefeslerden birini verdim.

Geçtiğimiz yıllar boyunca süregelen bazı duygu patlamaları, bu konuşmaları daha olağan kılıyordu. Yani kelimeleri sarf etmek o kadar zor olmuyor diyebilirim.

Ne içersin? Dedim ellerimi çarptırarak. Yada açsan bir şeyler söyleyelim.

Hayır anlamında başını salladı. “Ne konuşacaksak konuşalım.”

Neden kendimi hep ayrılık konuşması yaparken buluyorum diye sordum kendime. Neden her yazılanın sonunda birileri gidiyor?

Ama ben sana hislerimi hiçbir zaman tam olarak anlatamayacağım. Bunu biliyorsun değil mi? Diye ekledim.

Sadece kafasını salladı. Gözleri kendi hayallerine düşman biriymiş gibi benden uzaklara dalmıştı.

Bir süre ona baktım. Hala çok güzeldi. Kafamın içinde ilk günden beri değişmeyen bir olgusu vardı. Kim ne derse desin, yerçekimi neler götürürse götürsün o benim için her bakışımda daha güzel olacaktı. Kocaman gözlerine her dalışımda, yanağına aferin öpücükleri kondurulan bir ilkokul talebesi gibi hissediyordum. Renk renk parlayan bir gecenin ortasında duruyor ve orada bin bir gece daha kalmak istiyordum. Masallardaki sonsuza kadar mutlu yaşadılar cümlesindeki gizli özne olana kadar gözlerine bakıp yanaklarını okşamak…

Ne biliyim en azından bu derin nefeslerimin biricik sebebi olduğunu ve geri kalan tüm nefes alma hakkımı onunla aynı oksijeni soluyarak geçirmek istediğimi söylesem bile yeterliydi. Hiçbir zaman durduramadığım zihnimin, karanlık mercan kayalıklarından milyonlarca fikir geçerken, onu sevmenin verdiği kurtarıcı hazzı anlatamamak benim için muazzam bir eziyetti. Ancak beklemek hala çok sıkıcıydı.

Kendi yabani iç münakaşalarımın içinde bile bir şeyleri beklediğimi fark ettiğimde duraksadım. Neden bekliyorum? Onun bir şeyler söylemesini mi? Bir şeylere inanmasını mı? Reşat altınının değer kazanmasını mı? Neyi bekliyorum? Neden sürekli bekliyorum?

Neden? Dedim sonra. Daldığı yabancı memleketlerden irkilerek döndü ve gözlerimin içine baktı. Hala çok güzel gözleri vardı…

Sana bir soru dedim cebimden kalan iskambil kartlarını çıkarırken. En sevdiğin numara hangisi?

“Hepsi.” Dedi. Biraz gülümser gibi oldu. Hala bu numaraları sevdiğini biliyordum. İskambil kartı illüzyonlarında ülkece tanınmış biriydim ancak en çok haz aldığım anlar, gözlerimin içine bakarken yaptığım numaralardı.

Hadi birini seç dedim. Çünkü anlatmak istediğim şeyler vardı.

“Tamam.” Dedi. Zaten çoğu cümlesi ya tamamla başlıyor yada bitiyordu. “O zaman valeler yalan söylemezi seçiyorum.”

Saçının teline mecmualar dolusu iltifatlar yağdırdığım, mucizeye yakın numaralar yaptığımı biliyor ama hala yıllar önce ona yaptığım ilk numarayı seviyordu.

Peki. Dedim. Neden o numarayı seviyorsun?

“Bilmem.” Dedi hiç düşünmeden.

Çünkü o numaranın bir hikayesi var. Diğer illüzyonların aksine valeler asla yalan söylemez. Hem tekniği incelediğin zaman çok basit numara olduğunu görüyorsun. Rastgele seçtiğin bir kartın, iki vale arasında çıkması… Tamamen bundan ibaret… Ayrıca geçtiğimiz aylarda şu basketbolcu ile yaptığım gösteride, onun seçtiği kartı, boğaz köprüsünden elli metrelik bir kart olarak televizyonda bilmiştim. Hani aklında olsun diye diyorum bunun bir tık üstü peygamberliğimin ilanı olabilir.

Ah dedim içimden. Yine konunun dışına çıktım.

Hülasa, valeler diğer kartların aksine hep özel olmuştur. Ne astır ne papazdır. Ama bazı oyunlarda, yere düştüğü anda gidişatı değiştirir. Tüm renkleri tüm akışların akıbetini… Bir nevi kafalarını koyduklarını yapan ve bu yolda yoluna çıkanları görmezden gelen kararlı serseriler gibiler. O yüzden yalan söyleme ihtiyaçları olmaz.

Bu numarayı ilk sattığım zamanlarda uydurduğum bir hikayeydi. Çünkü biliyordum. İnsanlar ne kadar inanırsa o kadar yakından bakar. Çünkü insanlar inanmak ister. Bir nedene inanmak isterler. İnanınca sanki her şey daha anlamlı ve güzel oluyormuş gibi bir illüzyona kapılır giderler. Ve ne kadar yakından bakarsan o kadar yanılırsın. Çünkü asıl nedenler görülmeyen detaylarda saklıdır.

Ve o nüanstaki gerçeği görünce bir nedenleri olur. Gerçek bir neden… Bunlar önemlidir çünkü arkasına sığınacağın bir nedenin olmayınca, yaşamak sıradanlaşıyor. Eylül akşamlarında, yaprak çıtırtıları daha fazla sinir bozucu olmaya başlıyor.

Sonra sustum. Onu neden sevdiğimi sordum. Cevabı çok basitti ve önümdeydi. Çünkü bir nedeni yoktu. Ardına saklanacağım ve her sabah uyanmama sebep olacak şey, sadece o olduğu için, büsbütün ve saf bir duygudan geliyordu. Evet onu seviyordum. Ve bu başıma gelen en güzel ve en nedensiz hadiseydi.

Sonra biraz daha geri çekildim. Daha geniş görebilmek için…

Peki neden gerçek bir seven gibi davranmıyordum. Ona ilk günden gömülmüştüm. Ancak sadece ben varmışım gibi bencil davranışlarımla onu yıpratıyordum. Sanki tek derdi benmişim gibi. Ama biliyordum, onun için bazı şeyler inceldiği yerden kopmuştu ve iş işten geçtikten sonraki durumlar onun için bir önem arz etmiyordu.

Peki neden bir saplantı gibi kafamın içinde dans etmeye devam ediyordu? Ve sonra daha da geri çekildim. Evet onu seviyordum. Ve onu sevdiğimi ilk kabullendiğimde, onunla birlikte çoğu şeyi kabullenmiştim. Ömrünün sonuna kadar, ona olan hislerim baki kalacaktı. Çünkü birini seveceksiniz, bunun lamı cimi olmaz. Severseniz ve öyle kalır. Ve sizi öldürebilecek tek potansiyel katil odur. Tek bir sözüyle seni cehennemlerin en berbatlarında çürümeye terk edebilir. Ancak ben bu çoktan hazırdım. Zaten çokta yaşadığım söylenemez.

Lakin biraz daha geri çekilebilirim.

Belki dedim içimin içinden. Belki onu tüketmedim. Sarılamadım doyasıya. Kokusunu çekemedim, dolduramadım ciğerlerimi hayatı dolduramadım içeriye. Öpemedim onu ve saçlarını okşayamadım. En başından uzun uzun gülüşlerini izleyemedim.

Karlar yağdı dudaklarıma, yıldırımlar düştü kollarıma ve ona dokunamadığım her an aynı senaryolar nüksetti. Defalarca…

Hazmedemedim başkalarının benim hislerimin ortağına dokunmasına. Sonra biraz daha geri çekildim.

Ama dedim içimin içinin de içinden. Sevgi bunların ötesinde… O fikir gibi en derinlerde. Hak verdim kendime. Neden bu da değildi. O anda bildiğim tek şey hala çok güzel olduğuydu. Kanasa bile gökyüzü, o güzel kalacaktı.

Sanırım dedim ve günümüz dünyasına hızla geçiş yaptım. Sanırım sana olan hislerimi yine anlatamayacağım.

Anlatamayacağım çünkü o bir nedenden öte… Bildiğim ve hissettiğim kavramların dışında parıldayan bir ışık gibi. Ne olduğunu bilmiyorum. Zihnimin odalarında fırtına gibi esiyor ama onu seviyorum. Tüm avuntularım, tüm şükran duygularım hepsi onu tanıdığım için minnettar gibi gülümsüyor. Kaderimizi kendimiz çizeriz diyen yanım bile onun adının geçtiği yerde durup teşekkür ediyor.

“Peki ya şimdi ne olacak?” dedi.

Sana bir neden verelim dedim.

“Nasıl anlamadım. Nasıl bir neden?”

Sol cebimden kartı çıkardım. Maça valesini unutmamak için bir neden…

Elini uzat dedim ve kartı avcuna koydum. Diğer eliyle kartı kapattırdım ve gözlerini kapamasını istedim.

Sonu olmayan gerçekliklerde, nedenlere çok tutunuyoruz değil mi? Ben seni hiçbir neden gütmeksizin seviyorum. Bu benim zaafım. Sen benim zaafımsın. Ancak bunu kabul ediyorum. Ama ufak bir hatıradan zarar gelmez. Şimdi bu kartı hayatın boyunca unutmayacaksın. Neden biliyor musun?

“Neden?” Dedi. Hala gözleri kapalıydı.

Tek bir neden hakkım vardı. Neden şimdi olmasın dedim. Çünkü onu ömrünün kalanında seveceğim. Ancak o benim sevgimi inceldiği yerden kopacak bir tel gibi görecekti. Güzel hatırlayacaktı belki ama ben onu hiç unutmayacaktım. Neden diye tekrarladım. Neden güzel bir anı kalmasın?

Gözleri kapalıydı ve maça valesini sımsıkı tutuyordu. Bir süredir oturduğum sandalyeden doğruldum ve dudaklarına bir buse kondurdum.

Utandı ama gözlerini açmadı.

Maça valesine her bakışında bu öpücüğü hatırla. Dedim ve kalktım. Kendimi ilk sokaktan sola saptırdım. Nedensiz adımlarla nedensiz bir yörüngede sürüklenirken dilimde hala aynı cümleler dönüyordu.

Yine ona olan hislerimi tam olarak anlatamadım ama… O hala çok güzeldi…

 

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.