Vestiyerdeki Çatışmalar

Bu cümleden sonra geri dönüşü olmayan kapı eşiklerinde dolanıp duracaksın.

Yada asılsız doldurmalar ile dolu olan girişin sığlığına bakıp burun kıvıracaksın. Peki gerçekten afili sözler, cümleleri yada şahısları zayıf mı gösterir?

Mesela alelade bir yazar, benliğine giden iç görüşmelerine girerken, egosunu astığı vestiyerde ne kadar vakit geçirebilir?

Yüzleşmekte korkma seviyesine bağlı olarak bu süre değişkenlik gösterecek. Bu bariz bir gerçek…

Peki ya, yazar yüzleşmekten korkan biriyse? Sonuçta her gerçek insanı doyurmaz değil mi? Hakikat can acıtıcı, doğrular öldürücü olabilir. Bazı durumlarda insan, bilmediği kadar mutludur. Ki bu duruma bayılıyorum. Cahilliğin mesutluğu… Ortada armut gibi duran bir gerçek var ama ondan bihaber olduğun için canını ne sıkıyor ne de seni mutlu ediyor. Bilmemek imkansız kadar tatlı bir kavram…

Unutmakta öyle. Bence insanı verilen en güzel armağan da o. İmkansızın sana sunamadığını sunabilir… Unutmak, yeri gelince hayat verir yeri gelince de hayatını kurtarır.

Pekişmesi için ufak bir örnekleme yapalım.

Misal tüm vaktinizi tahtakurusu gibi kemiren bir anıya sahipsiniz. Bu bir durum, bir söz yada bir kişi olabilir. Ancak zihninizde yer edindiği aşikar. Üzerinden yıllar geçtiğini varsayalım. Lakin o anı bir türlü unutulamamış ve boğazınızda tüketilemeyen bir ukte olarak yerini almış. Sürekli sizinle gelen, her türlü özel anı mahvetme potansiyeline sahip bir hüsranınız var. Bunun önüne geçmek için geçmişe dönüp o hatayı düzeltme ihtimalinizi ele alalım. Elinizde bir tardis var ve hatanın olduğu ana gidip olayı daha başlamadan çözüyorsunuz. Zincirleme bir kelebek bla blasının ardından günümüze döndüğünüzde artık canınızı sıkan mevzunun çözümlendiğini görüyorsunuz.

Bu opsiyon imkansız olanıydı. Keza zamanda yolculuk şuan mümkinat hududları dışındadır. Ancak varsayalım geriyi gittiniz ve değişti. Sonra ne olacak? Mesela tüm senaryo istediğin gibi ilerlese bile, onun paralel bir gerçeklik olduğunu biliyorsun ve aklına yine geçmişteki hataların, düzeltmiş olsan bile o hatanın fikirleri geliyor. Geçmişi değiştirsen bile anılar sabit kalıyor.

Geçmişi değiştirmek yerine, uğruna imkansızlar dilediğiniz anıyı unutmayı deneyelim. İmkansızlık şöyle dursun, herkesin yapabileceği bir kavram. Sabah işe giderken istemeden yapabildiğin bir hadise bu…

Anıyı unuttuğu varsayalım. Acı-tatlı neyse, artık yok. Seni üzen şeyler yok. Muazzam bir rahatlama hissediyorsun ama rahatlamakta yok. Çünkü ne için rahatlığını hatırlamıyorsun. Aslında korkutucu görünüyor ama imkansızın başaramadığını başarıyorsun.

Bakıyorum da yazar çoktan bilinçaltına inip, egosunu vestiyere çıkarmış. Korkularını bir kenara bırakacak kadar öfkeli duruyor. Yüzleşmekten ziyade kusmak ister gibi hiddetli.

Bilinci sakin ol diyor tok bir sesle. Ancak egosunu yeni bırakmasına rağmen hala ateş püskürür gibi tepkiler veriyor. Gözlerinde neden bakışı var. Mesela neden köfteyi bu kadar abartıyorlar. Neden? Kıymalı pide ondan daha güzel mesela. Yada neden tire köftesi bla bla İnegöl köftesi revaçtayken odun köfteyi bilenler az? Birçok köfteye göre odun köfte bambaşka bir boyutta.

Kurguyu siktin attın diyor bilinç olan kısmı. Egosu hala sesini çıkarmamış ve suskunluğu asaletindenmiş gibi burun kıvırıyordu.

Bir dakika dedi üçüncü yazar. Bilinç buradaysa, egoda vestiyerde asılıysa, tam olarak ben ne oluyorum. Bu ham öfkeye sahip ne? Bir an duruyor ve şaşırıyor. Keza bilinci ve egosu arasında sıkışıp kaldığının farkında değil.

Ego bir iki öksürüyor ve lafa giriyor. Kafanın karışması doğal… Hem yazım kurallarına bile dikkat etmiyorsun. En azından bir konuşma çizgisi yada iki nokta koy ki, anlayalım şuan hangimiz konuşuyor. Mesela bilerek devirme cümleleri. Neyse içindeki söyle ama Herkese eziyet etmeyi bırak.

Neden bu kadar öfkelisin diye soruyor bilinç. Ego karşılık veriyor. Hayır öfkeli değil. Bizim öfkemizi kazanacak kadar değerli bir durum söz konusu bile değil. Biz sadece yorgunuz. Üzgünüz biraz. Karmaşık hisler içindeyiz. Neden diyor ortada kalmış olan… En iyi sıfatın bu olduğuna kanı getiriyor gibi gülümsüyor. Dördüncü yazara göz kırpıyor.

Ortada kalmış olan diyor dördüncü yazar. Kendine bir kahve koymaya kalkıyor ve döndüğünde hakkını verdiğini düşüyor. Onu hep ortada bıraktık. Vestiyerde, yolda yürürken Pilli Bebek şarkılarında, birkaç kelimelik mesajlarda, hassiktir çekişlerinde ve birçok sıradan anda…

Bir dakika dedi ortada kalmış olan. İşler iyice karıştı. Birdim şuan dört oldum. Dört olduk yani. Ne duvar kaldı ne gerçeklik. Yine tüm edebi normların dışına çıktı.

Bak bak hele laflara bak dedi ego… Çok sinematografik gördüm seni. Aslında o kadar karmaşık bir hadise yok. Bunu çoktan anlaman lazımdı.

Dördüncü kesti egonun lafını. Aslında ego haklı… Gerçekte olduğun kişi var, sonra egon ve arasında sürekli gidip gelen sen varsın. Ortada kalansın. Ve birde bunları yazan ben varım. Dışarıdan bir göz gibi ama değil.

Kurgunun ağzına sıçtık yani dedi ego. Çok konuşuyordu ve bu sinir bozucu muydu? Kimseden ses çıkmadı.

Neden dedi bilinç. Çok az lafa girmişti ama neden dedi. Neden yerçekimini kabullenmiyoruz?

Geri kalan üçlü kocaman bir o çekti. Vestiyerin başında olumlar gibi kafa salladılar.

Yirmi sene sonra sarkacak göğüslere, sinmiş kaslara neden tav oluyoruz? Neden dikkati alınacak hususları atlıyoruz. Güzellik geçici bir kavram… Neden bu kadar ön planda? Neden sevgiliyi baltalayacak bir önyargı kisvesinde yılan gibi gezebiliyor? Yakışıklılık yada güzellik, ince fedakarlıkların önüne hep geçiyor. Bunu neden bu kadar normalize ettiler? Neden bisküvili petibör pastayı tabağına alırken dağıtan kişi, onun tadına bile bakmadan yerine geri koydu? Halbuki sen pastanın tadını bozmamıştın.

Çirkin savunması yapıyorsun dedi ego. Hayır diye çıkıştı dördüncü. Ben dış estetiğe takılsaydım şiir yazardım. Kelimeleri ahenkle raks ettirirken tam ortaya geçip çekirdeksiz üzüm yerdim. Ama değilim. O petibör pastayı borcamından bile yerim. Zaten o yüzden bu vestiyerde çatışıyoruz. Mevcut düzene ayak uyduramadığımız için.

En güzel yıllarını iki sene sonra görmeyeceği insanlar ile kirletenler kime hesap verecek? Kendi vicdanlarına değil? Sana hiç değil? Çünkü sen özel değilsin?

Ben mi dedi ortada kalmış. Tama dedi ego sen değil biz… Biz özel değiliz. Biz unutulmuş bir girit mezesiyiz. Belki badem ve sarımsaktan yapılıyoruz. Normal bile sayılabiliriz. Ama bu çağa ait değiliz.

 

Gerçekten kurgunun ağzına sıçtık dedi. Bu sefer bunu söyleyen bilinçti. Şu günlerde sesi çok az çıkıyordu.

Bir neden sorusu daha geldi. Bu sefer hangisinden çıktığı belirsizdi. Neden bunları içeride konuşuyoruz. Bu vestiyerde çok yarım kalan hikaye var. Hem buraya tıkıştırdık.

İçeri girecek cesaretimiz yok dedi ego. Normalde zayıf kelimeler kullanmazdı. Peki yada bilinç neden burada. Onun yeri zihnimizin daha içerisi değil mi?

Bilinç hiçbir zaman tam olmadı dedi dördüncü. Öyle olsaydı şuan bu kadar bölünüp konuşamazdık. Ama hep bir eksiklik var değil mi? Kusamamaktan mı? Sana dışa dönük narsist diyenlere siktir git diyemediğin için mi? Yada tercihler arasında hiç olmadığından mı? Tüketememekten mi çok istediklerini? Sahip olamadan kaybettiklerin yüzünden mi?

Bilinç susuyordu. Bilinç hep susuyordu. Yada ego onu o kadar bastırıyordu ki karanlığa gömülüyordu.

Karanlığı kim süpürecek? Soruların cüretkar tavırlar ile kim çözecek?

Diyecekler ki, kurgunun ağzına sıçmışsın. Okuduklarımı anlamadım? Aslında herkes haklı biliyor musun? Her geçen an bir takım kavramların yada olayların ağzına sıçmakla meşgulüz. Her geçen güne diğerine nazaran eksik başlıyoruz ve bu boktan döngü liste bitmesine rağmen bitmeyebiliyor.

Tamam kabul kurgunun ağzına sıçtım. Hatta bir kurgu bile yoktu. Gerçeklik anlaşılır değildi. Peki ya birileri bu dağınık kelimeleri aşarsa ne olacak?

Muhtemelen gece ikiye denk geldiği için yatar uyur dedi ego. Ego bu dörtlüdeki  en karamsar kişiydi.

Biz neden toplandık ve ben neye öfkeliydim diye sordu ortada kalan. Her zamanki gibi kafası dağınıktı. Dördüncü fısıldadı. Ortada kaldığın için öfkelisin.

Ancak duymadı onu. Bilinç zaten ışıkları kapatmıştı. Belki bir iki paragraf önce belki yazının başından beri ezbere konuşarak istem dışı…

Son cümlen devrik oldu ego. İlle bir şeyleri düzeltecekti.

Of amına koyım çok çatıştık vestiyerin önünde. Peki şimdi ne yapacağız?

Dördüncü egoya baktı. Dümdüz bir son mu yazalım. Gerçekten tirat kısmı boş mu geçecek. Ego nedense yorgun gibiydi. Siktir et. Zaten kurgunun ağzına sıçtık. Sonra ikisi dağıldı. Ortada kalansa ortada kaldı.

En son vestiyere baktı ve hiçbir kelime sarf etmeden kapıyı kapatarak çıktı. Ne için toplandıkları belli olmayan dörtlü hiçbir sonuca varmadan dağılmıştı.

 

 

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.