Şiir #sizdengelenler

Kafe Berlinin merkezinde, canlı bir mahallede bir sokağın uçlarına dikilmişti. Kirden sararmış ve korkunç rutubetli büyük camları tam Berline göre idi. Eski bir tahtadan yapılmış giriş kapısı biraz dardı ve üzerine derin çatlaklar saçılmıştı. Kafeden çıkan bir müşteri onu uyandırdı. Paul kararlı bir adımla içeri girdi.

Avusturyalı küçük bir köyden geliyordu ve Almanya’ya alman edebiyatını okumaya gelmişti. Kendini şimdiden Kafkanın veya Zweigin layık varisi olarak görüyordu. Alman başkentinde yaptığı her gezilerde, ne kadar mütevazi olsalar da, kendini Zweigin bir eserine çekilmiş gibi hissediyordu ve kendini ustanın kalemi tarafından yönetilen, büyük Avrupa şehrini keşfeden, araştıran bir öğrenciyle kıyaslıyordu. Bu sebepten ötürü, gelir gelmez, bir çok kez şehrin tüm müzelerini gezmiş, tüm tarihi yerlerini dolaşmış, şehrin bir çok parkına hayran olmuştu. Fakat usanmaya başlamıştı. Daha fazla ne görebilirdi ? Bu büyük şehrin keşifin verdiği haz kaybolup yerini onu üzen bir bezginlik dolduruyordu. Böylelikle, hocalarından biri öğrencilerine, kendi tabiriyle vasat görünen, fakat sahibinin hünerli bir fikre dayanarak müşterilere şiir okuttuğu bir kafeye gitmelerini önerdiğinde çok heveslendi. Aynı günün akşamında, kafeye doğru yol aldı.

Nihayet içeri bir adım attığında, şiirin henüz başlamadığını fark edince rahatladı. Kafenin

dibinde, kalabalıklardan kurtulmuş küçük bir köşe, tavana asılmış soğuk bir ampuldan gelen

bir ışıltı ile aydınlanıyordu. Büyük bir ihtimalle orası sahneydi. Yabancılara genel bir bakış

attı : seyirciler sohbet ediyorlardi, bazıları ise sadece bekliyorlardı. Oturdu, ve kahvesini de

alarak, sabırla şiirin başlangıcını bekledi. Bir kac genç insanlar hala kafeye akın ediyorlardı, ve

acele ile yerleşiyorlardı.

Bir kaç anın sonunda, Paul sahnede bir değil de, beceriksizce, dizleri hafifçe bürkülmüş, elleri

titrek, beş genç kişi görünce saşırdı. Neredeyse sinirlendi, kendine yarın hocasına bir çift

lafı olacağını söyledi, ve hatta orayı terk etmeyi bile aklından geçirdi. Fakat şiir okunmaya

başlayacaktı. Öncellikle genç bir kız giriş yaptı. Başlamadan, şunu belirtti :

« Bu şiirin kadın yazarı, ilk satırdan son satıra kadar, kendi yüzünü tarif ediyor. »

 

Bu bilgi karşısında şaşımıs olan Paul, daha iyi dinlemek için usulca öne doğru yaklaştı.

Üzerine şiirin yazılmış olduğu kağıtı tutarak, her satırın

başını tekrar okuyarak, bazı hecelerin üstünde fazla durarak, diğerlerini homurdanıp, genç kız şiiri beceriksizce okuyordu,  Seyirciden itirazlar geliyordu, bu saçmalıktan sıkılmışlardı. Bazıları dikkatlerini dagıtmışlardı ve kendi aralarında fısıldıyorlardı. Artık dinlemiyorlardi. Genç kız kağıt parçasını bir diğer öğrenciye uzattı, ve o okumaya devam etti. Ama bu ne berbat bir okumadır, diyordu bazıları. Genç çocuk durmadan kekeliyordu, kelimeler birbirne karışıyorlardı, kayboluyorlardı. Üniversite de ne öğreniyor bu gençler, diyordu diğerleri. Fakat Paul, tek bir ses bile çıkaramıyordu. Etrafında yayılan sert itirazlara sağır gibiydi. Bu kelimeler tarafından büyülenmişti. Elleri birleştirilmiş, sırtı düz, kulakları uzatılmış bir vaziyette, her bir satırı tüm gücüyle yakalıyor ve onları hafızasında hapsetmeye calışıyordu. Hayır, o satırları okuyan titrek seslere dikkat etmiyordu, hatta onlara tapabilirdi, çünkü bir tanesini daha tanıması için ona şans veriyorlardı o sesler. Her hangi güç, her hangi akıl, tüm varlığı ondan yok oluyor gibiydi, o kelimeleri duydukça, arka arkaya. O kafede hem vardı, hem yoktu.

Satırları duyamayınca, şiirin bittiğini anladı, ve yavaşça kendine geldi. Bu sefer, tamamen

vardı. Böylece, mümkün olan en doğal hareketi yaptı : kağıdı elinde tutan son okuyan

öğrenciye doğru koştu, ve neredeyse şiddetli bir şekilde onu yakaladı :

« -Onu bana verin », diye emretti.

Öğrenci şaşırmış gibi oldu, fakat üzerine varmadı:

« -Bizi dinleyenin sadece siz olduğunuzu biliyor musunuz ? Açıkcası, ben kendimi dinlemedim

okurken. Bu şiir fazla bunaltici. Sırf satırlar ile yazıldı diye, basit bir yüz

betimlemesini bir şiir olarak tanıtmak nasıl bir kendini begenmişlikdir !

-O halde neden bu şiiri seçtiniz ?

-Bana kalmış olsa bu şiiri asla okumazdım. Edebiyat hocamız bizi bu şiiri okumak

mecburiyetinde bıraktı. »

Paul, bu konuşmanın hiç bir yere varmayacağını anlayarak, kağıt parçası elinde, kafeden

uzaklaştı. Dışarıda, soğukla yüzleşmek zorunda kaldı. Aklında tek bir fikir vardı, şiiri tekrar

okumak. Evine nihayet vardığında, hızlıca kağıt parçasını çıkardı, ve ilk başta görmeyerek

seyredaldı. Yazılar kaybolmuş gibiydi. Ardından, çekinerek bir kaç kelime okumaya başladı,

tesadüfen, seçmeyerek. Ve, sürekli aynı işi yapmanın alışkanlığın verdiği güvenle, satırları

tamamen söylemeye cürret etti, üçüncüyü, ve yedinciyi ve birinciyi… Sonunda, yüksek sesle,

güclü, kararlı, heybetli bir sesle, şiiri tamamen okudu. Onu okudukça, daha çok büyüleniyor

gibiydi. Şiir okunur okunmaz, küçük odasında düşünceli bir hal ile adımlar atmaya başladı. Bu

şiirin yazarı kimdi ? Böyle bir stile sahip olmak için neler yapabilmişti ? Doğuştan miydi ?

Yoksa şiirine bir büyümü yapmıştı, okuyan her kimsenin kendinden geçmesi için ?

Birbirinden saçma ve absürd fikirler, ard arda aklından geçiyordu, fakat hayır, hiç biri bu

kelimerin ardından saklanan gerçeği bulma arzusunu hafifletemiyordu. Birden, aklına kafe de

ki gencin sözleri geldi : bu şiiri onlara hocaları empoze etmişti. Yani o hoca bu yazarın

hakkında bir bilgiye sahip olabilirdi. Kararını vermişti, yarın, o hoca ile görüşecekti.

 

Gece onun için hiç bir zaman, bu sefer ki kadar, uzun olmamıştı. Gözleri kendiliğinden

açılıyorlar, dakikalar yüzyıllar kadar uzundu. Halbuki o ne kadar da istiyordu bir an önce

günün doğmasını ! Saatlerdir devamlı olarak şiiri tekrarlıyordu, artık okurken düşünmüyordu,

kelimeler kendi yöntemleriyle fırlıyor gibiydi.

 

Sabah erkenden Berlinin edebiyat fakültesine doğru yol aldı. Şiirin yazarını öğrenmesini

sağlıyacak o ip ucuna yaklaştıkca, kalbi daha da güçlü bir şekilde atıyordu, elleri neredeyse

titriyordu.

Fakülteye vardığında, bilgi edinmek için bir çok kez turladı. Dünkü öğrenciler dördüncü

senedeydi, ve hocaları bay Richter adında biriydi. Dersi başlamadan onunla görüşmek için

hızlıca yola koyuldu. « Belki yazar onun öğrencisidir » diye avutuyordu kendini, hocanın ders vereceği sınıfa doğru ilerlerken. Vardığında, hocaları henüz gelmediğini fark etti. Ve

bu telaşın içinde konuya nasıl gireceğini düşünmediği aklına geldi. Bunu düşünürken bir hocanın sınifa doğru yoneldiğini gördü, ve kuracağı cümleleri unutarak, büyük adımlarla yanına vardı.

« -Bay Richter siz misiniz ? » diye sordu Paul, nefes almadan.

Adam saşırmış gibiydi :

-« -Evet, benim, diye cevap verdi hoca. Şu an vermem gereken bir ders var. Sorularınız

kısa cevaplar gerektiriyorlarsa, mümkün olduğu kadar, gecikmeden, cevaplayabilirim. Ne

öğrenmek istiyorsunuz ? »

Böylelikle Paul, hocaya akşam yaşanan olaylari, ve bu şiire duyduğu hayranlığını

anlattı.

Hoca şaskınlığa uğradı, ve ufak bir tebessüm ile :

« -Doğru, bu şiiri onlara ben empoze ettim. Ve bilmiyorlar fakat dün gece ben de o

kafedeydim. Ve neredeyse eğlenceli, çünkü sizi dün gece halkın arasında fark etmedim. »

Sabırsızlanan Paul, lafı kısa kesti :

« – Yazar kimdir ?

-Açıkçası, bilmiyorum. Kimse bilmiyor. »

Hayal kırıklığı Paul’un yüzünü defigüre etmişti. Boğazında sancılı bir yanma hissetti.

« -Bu şiir kendi kendine yazılmış olamaz, değil mi? Aynı yazarın diğer eserleri nelerdir ? diye

kekeledi.

-Onu da bilmiyoruz, alman edebiyatının büyük ustaları da bu yazarın kimliğini bilmiyorlar.

Büyük bir olasılıkla yazdığı tek eser olabilir bu şiir. Fakat, hakkında bir tür efsane var. Bu şiir,

Berline bilmediğimiz sebeplerden gelmiş bir macar kadın tarafından yazılmiş olabilirmiş. »

Paul bunu duyunca bir çocuk gibi zıplayası geldi. Boğazinda ki yanma kaybolmuştu, teni

gençliğin ferahlığıni tekrar bulmuştu.

-« Bay Richter, bana cok yardımcı oldunuz. »

Profesor ufak bir endişeye kapılmıştı :

« -Size bunun bir efsane olduğunu belirttim, hiç bir kanıtımız yok… »

Fakat sustu, Paul uzaklaşmıştı bile.

 

Boylelikle Berlin’in uzun keşfi başlamıştı. Şehri sayısı sayılmayacak kadar bir çok kez turladı. Ve ne arıyordu ? Macaristandan gelen bir kadın. Bu günler, ve sonra haftalar, ve aylar sürdü.

Artık fakülteye adım atmıyordu, fakat bir gün, ilk başlarda var olan umudu yavaş yavaş

kaybolurken, onun belki bir edebiyat oğrencisi olduğunu düşündü, ve fakülteye tekrar

döndü.

Her cıktığında, karşılaştığı tüm kadınların yüzlerine bakıyor, inceliyor, ve artık kendi

ruhunda çizdiği imaj ile kıyasliyor, yan yana getiriyordu. Şiiri binlerce kez tekrarlayarak, o kadının yüzünün portresini zihninde çizmişti, ve onun imaji donmuş gibiydi, artık

değişmiyordu. Ve, bu, onu imajın macar kadının gerçek yüzü olduğuna inandırdı. Paul daha

da büyülenmişti : macar şair, kendini sadece ard arda gelen satırlarla mükemmelce, onu

hiç görmemiş bir yabancının ruhuna çizebilmişti. O nasıl bir dahiydi ! Alman edebiyatına

devrim getirecekti ! Ama onu bulamadi. Bir çok macar kadınlara rastladı, turistler, göçmenler, öğrenciler. Fakat hayır, hiç biri ruhunda çizdiği portreye, macar yazarın yüzüne uymuyordu. Hiç birinin yüzü onun yüzü değildi. Kabul ediyordu, bazılarının yüzü macar kadının yüzüne çok benziyordu, fakat basit bir ayrıntı, ona, rastladığı kadının, onun güzel macar şairi olmadığını kanıtlıyordu.

 

Ve Paul onu bulamadan, yıllar böylece geçti.

Bir gün, Berlin’de bir park’ta bir bankın üzerinde otururken, gözleri kapali, kısık fısıltılarla Paul şiiri okuyordu. Sesi gücünü kaybetmişti. Kaba, kırışık elleri bir kağıt parçası tutuyordu. Üzerinde artık hiç bir şey yazmıyordu, sadece mürekkep izleri bağlanmıştş kağıt parçasına. Şiiri okurken, birden, bir ses ona eşlik etti. Daha genç, daha ferah, daha canlı bir ses. Aynı satırlar akıyordu o sesten. Paul, gözlerini açmadan sustu, fakat, ses hala akıcı bir şekilde şiiri okumaya devam ediyordu. Sesi mükemmeldi, fakat onu en çok sarsan şey, şiirin okunma şekliydi. Şiir onun okuduğu gibi okunuyordu. Saşkınlığa uğrayıp, ağırlaşmış göz kapaklarını açtı, kafasını hala şiiri okuyan sesin geldiği yöne çevirerek. Paul o an durdu, gözleri iki küre gibi şekillendi, tek bir kelime dahi edemedi.

Ses genç bir kadına aitti.

« -Beyefendi, dedi genc kadın büyük bir tebessümle, şiiri bitirince, yaklaşık 15 dakidadir bu

bankta oturuyorum. Beni fark etmediniz, ya da sadece görmemezlikten geldiniz. »

Paul, son bir çırpınışla, kekeledi :

« -Siz… Siz… O sizsiniz… macar kadın… »

Kadın sarsıldı, hatta ürktü :

« -Evet Macaristandan geliyorum. Bunu nereden biliyorsunuz ? diye sordu, endişe ile.

-Çünkü bu şiiri yazan sizsiniz. Ama, ama… »

Paul duraksadı, ardından devam etti :

«-Nasıl hala bu kadar genç olabilirsiniz ? Ben bu şiiri 40 senedir biliyorum. O günden beri, 18

kasım 1954’den beri. Fakat artık 1995 senesindeyiz ! »

Paul 1995 senesinde olduğunu söyleyince, derin bir çukura düştüğünü sandı. Dibsiz bir çukur

değil, ani bir dibe sahip bir çukura. Sustu, yolunda gitmeyen bir şey vardı. Karşısında duran

bu genç kadın, şiirin sayesinde ruhunda cizdiği portrenin birebir kendisiydi. Macar kadının,

kimliksik macar şairin yüzü. Yüzünü, neredeyse sihirli, hiç bir akla sığmayan bir kalemle

betimlelimişti şiirinde. Paul tüm parçaları toparlamaya calışıyordu. Bunun mantıklı bir

açıklaması olabilirdi. Tüm olanaksız hipotezler aklından geçti. Fakat yersiz olduğunu anladı.

Çok önemli bir detayı bilmiyordu. Bu gizemin anahtarı o detaydı. Düşüncelerinden koparak

kadına sordu :

« -Bu şiiri kaç yaşında yazdınız ? Siz nasıl hala yirmili yaşlarında olabilirsiniz ? Aradan 40 yıl

geçmiş. Bu ne demek oluyor ? »

Genç kadın bu kararsız yaşli adamın cekişmelerini büyük bir hayretle izliyordu. Ve,

yumuşamiş bir bakış ile, cevap verdi :

« -Ama beyefendi, bu şiiri ben yazmadim ki. Ama en az sizin kadar iyi biliyorum bu şiiri. »

Paul artik hic bir şey anlamıyordu, tüm fikirler yok oluyor gibiydi :

«-Ama şiirde betimlenen kadın sizsiniz, sizin yüzünüz. » diyebildi Paul.

Genç kadın o an her şeyi sezerek, omuzlarını silkti ve cevap verdi :

“- Bu şiiri yazan macar kadın ben değilim. Bu şiiri annem yazdi. Ne yazık ki, onu üç sene önce

kaybettim. ”

Çantasından siyah beyaz bir fotoğraf çıkardı, bir kadının fotoğrafını :

” -Bu benim annem. Bu fotoğraf 1951 senesinin başında çekildi, bu şiiri yazdığı sene. Başka

eser de yazmadı. Berline edebiyat okumak için gelmişti. O sene mezun oldu, ve Macaristana

geri döndü. Ben 1970 yılında dünyaya geldim.”

Paul artık onu dinlemiyordu, gözlerini fotoğrafa dikmişti. Berlinin sokaklarında yıllarca aradığı

ve yeniden aradığı bu yüzü uzun uzun inceliyordu. Ve fark etti ki, bu şiirden ilham alarak

ruhunda çizdigi portre, şairin gerçek yüzü değildi. Şairin gerçek yüzü, hayalini kurduğu yüze

çok benziyordu. Fakat bazı ayrıntılar farklıydı. Iki yüz bir değildi.

Ağır bir çaba ile Paul gözlerini fotoğraftan almayı başardı ve bu sefer onları macar şairin

kızına dikti. Dikkatle genç kadının yüzüne bakıyordu. Anne ile kızın benzerliği sadece çarpıcı

değil, neredeyse fantastik, gerçek dışıydı. Fakat, ruhunda çizdiği portre anneye, bu şiiri yazan

macar şaire ait değildi. Portre şairin kızına aitti.

Kısık sesle, Paul sordu :

« -Sadece bir şiirle, nasil henüz var olmayan birinin yüzünü resmedebildi ? »

Yanıt olarak, genç kadın :

« -Sadece bir şiirle, henüz var olmayan birinin portresini ruhunuzda nasıl çizebildiniz? » diye

cevapladı.

Kısa bir sessizlikten sonra, tekrar lafa girdi :

« -Tıpkı annem gibi, bende edebiyat fakültesinden mezun oldum. Artık beni bu şehre, bu

ülkeye bağlayan bir şey kalmadı. Bir kaç saat sonra Macaristana dönüyorum. Belki bana gara

kadar eşlik etmek istersiniz ? »

 

Genç kadın trene binince, Paul, ifadesiz bir sıfatla, trenin Berlinden, ve sonra Almanyadan

uzaklaşmasını izliyordu. Tren uzaklaştıkca, ruhunda ki portre de kayboluyordu.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.