Fındık Kremalı Bisküvi ve Parmaksız Eldivenler

….

Bazı ricat dolu gözler kapanabilir… Yegane inancın ışığı sönebilir… Hududlarına ulaşan hisler bittabi bozgun sonrası sancılarda kaybolabilir…

Peki insan ne zaman yenilir? Umutlarından vazgeçince mi? Yoksa cümledeki ağırlığın altında hareket edemeyince mi?

Neyi yitirirsek oyun biter? Ebediyen kapanan defterler yığınında, yepyeni müsveddeler yeşerebilir mi?

Pesimist sorular ile bulamaç olan çizgilere ufak bir sol anahtarı bırakmak istiyorum. Sonraki ezgisel ahenkleri ille birileri doldurur. Ama bugün değil ama ben değil…

Bugün acımasız diplerden muzdaribim. Sonbaharın şairleri yerle yeksan eden etkisi başka yazıların konusu…

Oksijenimizi tatlandırmak için dibe batmamız gerekir… Bugünün acımasız diplerinden anladım…

Süte komple batırılan fındık kremalı bisküvi gibi… Tam olarak böyle!

Bütünüyle yumuşadığımız, bütünüyle homojen uyumluluğu kanıtladığımız an, hayatın tüm zorluklarına eşlik edebiliriz…

Sütle ıslanmadık yeri kalmayan fındık kremalı bisküviye, geri dönüşü olmayan değişiminden memnun mudur diye sorulmaz. Süt ne kadar sıcaksa o kadar yumuşar. Bazen ortasından tutarsın ve parçalanır. Belli bir zaman sonra sütün parçası olur.

Hayatın zorluklarını süt, kendimizi de fındık kremalı bisküvi olarak düşünürsek, zorluklara karşı tavrımız ilerisi için nasıl bir karaktere sahip olacağımızı belirleyebilir.

Misal ilk zorlukta dayanıksız davranıp ben o süte girmem dersen sadece o an kaçarsın. Keza hayat uzun bir maraton ve yol sütlerle dolu. O beyaz engele ille bir gün takılacaksın.

Bazen süt çok sıcak olabilir. Bazen canını o kadar yakar ve artık bitti zannedersin. Ancak kırılmazsan tatlanırsın!

Ilık süte batırılmış fındık kremalı bisküvi güzeldir. Büyük zorluklara rağmen mücadelesine devam edebilen insan daha güzeldir.

 

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….

 

Bugün okuduğum bir cümlede şöyle diyordu: “Hayatını sikeni asla unutma!”

Biraz nefret dolu bir cümle… Yada bana öyle geliyor. Bilmiyorum…

Sonuçta hayatını bertaraf edecek kişi, yekten gelip seni yıkmaz. Ona bu yetiyi verene kadar değer verirsin. Bu da tüm suçun sana kalmasına sebep olur. Önce çuvaldızı kendine götüne sok, sonra iğne ile haşır neşir ol!

Garip bir hadise, noksanlıklar ile dolu bir söz… Eğer birini hayatına alacaksan, şah damarına dayalı keskin bıçağı da eline verirsin. Bu bir gerçektir. Seni en çok, sevdiklerin incitir. Keşke ona bu kadar değer vermeseydim deme! Ya öncesinde düşün yada deme!

Çünkü hayat paralel çizgilerle doludur. Asla bilemediğimiz ileri gerçeklikteki senaryolar…

Bu sebepten ötürü olsa gerek pişman olma eylemi bana saçma geliyor. Geçmişe göre dönülmüyor ve dönülse bile yine aynı hatalar yapılıyor. Her halükarda aynı hatalar zuhur ediyor ve kendi içinde kısır bir döngü oluşturuyor.

Ama bazen birbirine çok benzer durumlarda, sonu nasıl biterdi diye düşünmeden edemiyor. Hoş, tüm durumlar birbirine benzer. Aslında tüm gerçeklik, birbirine benzeyen hadiselerden ibaret gibi geliyor. Aynı hikayeler, aynı kaçan trenler, aynı haydarinin aynı naneleri…

Mesela soğuk kış günlerinde eldiven giyiyorum. Sabah evden çıkıp metroya giderken telefondan şarkı değiştirmem gerekiyor ama eldivenle dokunmatiğe etki etmek zor… Yine aynı yolda poğaça ve meyve suyu alıyorum ve cüzdanda, kartların içindeki kağıt parayı almak için debeleniyorum. Sonuçta elim üşümüyor ama bazı durumlarda zorlanıyorum.

Yine o soğuk kış günlerde parmaksız eldiven giydiğim günlerde oluyor. İstediğim gibi şarkı değiştiriyorum ve elimi daha efektif kullanabiliyorum. Ancak bu durumda da parmak uçlarım üşüyor.

Her iki vaziyetinde artı ve eksi yönleri var. Yan çözümlerde mevcut. Parmaksız eldivende işlerini yaparken tekini çıkartmak ve parmaksız olanda da ellerini cebine sokmak gibi…

Ama adı üstünde yan çözümler.

O soğuk kış günü evden, bu iki senaryoyu bilerek çıkıyorum.

Hayatta da bazen bazı durumların iki versiyonunu da öngörebilirsin. Bu çok olağan… Birini seçersin ve aklın diğerinin nasıl biteceğini düşünüp durur.

Düşünmemek lazım… Keza bu durumun sonucunda, yaşanmamış milyarlarca ihtimalin bilinmez neticeleri beynini tarumar eder. Fazla düşünmemek lazım…

Kendince doğru olanı bul ve yap! Gerisi senin seçiminin sonuçlarına (yani süte) seni ne kadar yıpratacağına ve senin buna ne kadar dayanabileceğine bağlı. Sen yine de fazla düşünme. Fazla düşününce en güzel anlar bile hayat detonesi olabilir. (Hayatın içindeki boktan bir ana hayat detonesi diyorum. Düzenin bozulduğu ve keyiflerin kaçıldığı an ve olaylar parçasına…)

Zorluklara karşı pes etme ve uyumlu ol! Yaşamamış senaryolara takılıp anını mahvetme ve küçük detaylardan keyif almaya bak! Ah o küçük detaylar yok mu? Ne de güzeller ne de tatlılar değil mi?

Sıradan bir Pazar kahvaltısı öncesi, ton balığının konservesini tek seferde açmak mesela… Allah’ım ne kadar mesut bir an… (Çoğu zaman konserveyi açarken elini kesen ve üstüne ton balığı yağı fışkırtan insanlar bu durumu iyi bilir.)

Yine aynı pazarın akşamına puding almak için markete gidersin ve rafta kalan son puding sana bakar. Sanki varoluştan beri seni bekliyormuş gibi! Mesela bu durum beni oldukça mutlu eder. Çünkü Pazar günü puding için başka markete gidemem. Bunu düşünmem bile. Düşürsem ikinci bir paralel yol çizerim. Bunu istersek yukardaki paragrafa ayıp olur lütfen ama!

Ve daha nice ufak nüanslar hayatımızı renklendirebilir… Önemli olan bunların farkına varabilmek. Çünkü bazen kafanın içinde karamsar aforizmalar nüksedebilir ve bu keyfini kaçırır. Misal yarın pazartesidir ve yoğun bir hafta olacaktır. Yatağa erken girersin ve içinden, sesi kül tablası gibi kokan gibi şöyle der:

“Giderken tüm ışıkları beraberinde aldın götürdün. Bende karanlıkta yolumu bulabilmek için kendimi yaktım. Yüreğimi cayır cayır yanan ateşlere saldım. Acım bana yol gösterdi… Ve sarf ettiğim tüm yollar adım adım yeis ile kaplıyken, hala bir çocuğun tek sevdiği oyuncağı özlediği gibi seni özlüyorum!”

Seni melankolik çılgın! Biliyorum bazı döngüler bitmez. Her kıvılcımda yeniden başlıyorsun değil mi?

Zorluklarla, pişmanlıklarla ve kafamızı kurcalayan gerçekleşmemiş kaderler ile dolu bir dünyada ufak detaylara tutunup yaşamak zor biliyorum. Ama her kıvılcımda yeniden başlıyoruz. Her heveste o bardak yeniden süt ile doluyor ve her şubat soğuğunda o eldivenleri yine giyiyoruz.

Bazı döngüler asla bitmiyor… Değil mi?

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.