Çalı Süpürgesi

Sıradan bir Pazar sabahına gözlerimi açalı çok olmamıştı. Dün geç yatmanın vermiş olduğu atalet ile uyanmış ancak hala kendime gelememiştim.

Yaklaşık on dakika kadar yatağımda oyalandıktan sonra odamdan çıkıp elimi yüzümü yıkadım. Hemen ardından mutfağa gittim. Annemler kahvaltıyı çoktan bitirmişler ve salonda kovboy filmlerini izlemeye başlamışlardı.

Bari yarım somun ekmek bırakaydınız. Dedim serzeniş içeren bir ses tonu ile.

“Lohusa karılar gibi yatmayaydın sende oğlum! Yemeyenin malını yerler.” Dedi babam ve cümlenin sonunda tıksırır gibi gülümsedi.

Neyse dedim içimden. Mahallenin başındaki fırından ıspanaklı gül böreği alırım. Zaten bir süredir canım çekiyordu.

Odamdan cüzdanı ve vestiyerden de anahtarı aldıktan sonra bağırdım.

Ben börek almaya gidiyorum. Bir şey isteyen var mı?

İkisinden de ses soluk çıkmayınca çıktım. Parmak arası terliklerimi giyerken, yanına birde portakal suyu mu alsam diye düşündüm. Güzel gider. Üstüne birde kahve yaparım… Oh mis!

Düşer adımlarla apartmandan çıktım. Hemen karşı kaldırımdaki çöp konteynırında bizim mahallenin yaramaz kedileri, kendi dillerinde tartışıyordu. Kül renginden olan yırtık kulaklı kedi, kuyruğunu kaldırmış ve sarı-beyaz renkleri olan kediye ciyaklıyordu.

En son bu benzerlikte bir park kavgası görmüştüm.

Şöyle bir hoşt diyesim geldi ama sonra vazgeçtim. Kendi aralarında halletsinler.

Sonra döndüm yoluma ve gül böreğime doğru aç adımlarla devam ettim. Öğlen oldu ama inşallah kalmıştır. Dedim içimden.

Hava sıcak olduğu için herkes balkonundaydı. Gören selam veriyordu. Bende onlara mahalle samimiyetimin yettiği ölçüde karşılık veriyordum. Yaş deli çağlara gelince bu tebessümler, bu hatır sormalar falan, biraz samimiyetsiz gelmeye başlıyor. Ama yine de mahalle kavramı diyorsun. Sahip çıkıyorsun.

Caddeye çıkan köşeyi dönünce Fatma Hala’yı gördüm. Elinde yılların eskitemediği çalı süpürgesi vardı ve her zamanki gibi tek katlı, bahçesiz evinin önünü süpürüyordu.

Fatma Hala, seksenlerine merdiven dayamış bir kadındı. Mahalledeki herkes ona hala derdi. Kocası Ramazan amca ilik kanserinden öleli yedi sene o. O günden beri kimi kimsesi kalmamıştı. Mahalleli olarak imece usulü, elimizden geldiğince bakmaya çalışıyorduk.

Küçükken, mahallenin çocukları olarak Fatma Hala’dan korkardık. Kendi çapında biriydi. Çevresindekilerle pek konuşmazdı. Süleyman adından bir oğlu vardı. Sanırım tek evladı oydu. Babam anlatırdı, zamanında üç tane çocukları olmuş. Birisi sobadan zehirlenmiş. Diğeri yirmilerine kadar yaşamış ama ben görmedim. Ölümü doğumumdan önce olmuş. Yanlış hatırlamıyorsam sağ-sol zamanları bir kavgada bıçaklanmış…

Geriye bir Süleyman abi kalmış. Oda serserinin tekiydi. Biz küçükken üç kuruşumuza konar, dal sigara aldırırdı. Tüm mahalle onu adam etmek için seferber olmuştu ama Süleyman abi askerden sonra uyuşturucunun batağına yakalanmıştı. Askerden sonraki birkaç sene annesiyle kaldı ama büyük kavgalar sonrasında Fatma Hala’yı terk edip İstanbul’a gitti.

Fatma Hala, oğluna ne kadar kızsa da kıyamazdı. Keza hayatta kalan tek yakını oydu.

Son yıllarda, Süleyman abinin de İstanbul’a gitmesiyle birlikte Fatma Hala ile muhabbetim ilerlemişti. Küçükken korkardık eyvallah ama arada bize salça ekmek ikram ederdi. El yapımı salçalarını yağlı ekmeğe sürüp verince sevinirdik. Damağında kalan bir tadı vardı. Hem kimi kimsesi kalmayınca ister istemez yardımcı olmak istiyorsun. Bu bir acıma değil. Borç gibi… Hem ileride bizim de kimsesiz kalmayacağımız ne malum?

Fatma Hala’ya selam verdim. Hal hatır soralım değil mi? Günaydın halacım. Bakıyorum kapının önü yine pırıl pırıl…

Fatma Hala kafasını kaldırdı ve gülümsedi:

“Ne günaydını oğlum? Öğlen oldu.”

Yaz saatine göre öyle halacım. Biyolojik saatime göre daha çok erken. Dedim kıkırdayan bir ses tonu ile.

Fatma hala elindeki çalı süpürgesini son kez sürttü ve kapısının önünü her zaman ki gibi tertemiz yaptı.

“İşin yoksa gel oğlum çay demleyeyim sana. Pişi de yapacağım birazdan.”

Hala’cım senin yollarına gül döker, pişini üçgen peynirle gömerim biliyorsun. Ama birkaç işim var. Sözüm olsun bir sonraki pişide sendeyim.

“Tamam oğlum. Yine gelirsin.” Dedi. Hala gülümsüyordu.

İşim var dediğim, gül böreği yemekti. Pişi de o an çok cazip geldi ama evden gül böreği için çıktım. Şartlandım bir kere. Fatma halaya baktım son kez. Çalı süpürgesini kapısının önündeki eski askılığa asıyordu. Kim bilir kaç senedir aynı süpürgeyle aynı kapı önünü süpürüyordu?

Bugün de gelmedi değil mi? Dedim bağırarak. Tam kapısını kapatırken cevap verdi:

“Vallahi gelmedi.”

Yarın olsun yine beklersin be halacım! Dedim. Bu aramızda son aylarda gelişen bir diyalogtu. Fatma hala, oğlunu yurtdışında biliyordu. Yani üzülmesin diye öyle söylemiştik. O da napsın garibim inandı ve her gün oğlum gelince temiz bir ev görsün diye, gözlediği yolları süpürüyordu.

Süpürdüğü kaldırımlara basmadan aldım voltamı… Bir hevesle vardığım fırında sadece bir adet ıspanaklı gül böreği kalmıştı. Birazda kurumuştu. Ancak şartlandığım için aldım. Hemen yanındaki kuruyemişçiden teneke portakal suyu ve paket neskafede aldıktan sonra eve döndüm. Böreğimi mikrodalgaya atıp, meyve suyumun üstünü sildim. Otuz saniyelik bekleyişin sonunda, şartlandığım zevkimi gerçekleştirdim.

Sonrası sıradan bir pazardı…

………………………………………………………………………………………………………

 

Haftanın ilk gününe kalktığımda annem, bir telaş içinde vestiyerin başında anahtarını arıyordu. Ona baktığımı görünce duraksadı.

“Oğlum sen evdeysen anahtarı almayacağım.”

Nereye gidiyorsun anne dedim. Hala afyonum patlamamıştı.

“Fatma halanlara gidiyorum oğlum. Cenazemiz var.” Dedi aceleci bir tavırla.

Fatma halaya bir şey mi oldu diye çıkıştım. Daha onunla pişi yiyecektik. Lütfen başına bir kötülük gelmiş olmasın.

“Hayır oğlum. Süleyman abin ölmüş. Cenazesi yoldaymış şimdi. Mahalleli olarak yardıma gidiyoruz. Anahtarı bulamadım ben evden çıkma tamam mı?” Dedi ve sözüne karşılık vermemi beklemeden dışarı çıktı.

Süleyman abinin ölümünü duyduğumda pek üzülmedim. Bok yolunda harcanan bir hayat, bok gibi bir son bulmuştur diye düşündüm. Ne kadar bedbaht bir talihin de olsa, birçok seçimin tercih olduğuna inananlardanım. Opsiyonlar ve kader senaryoları boğazına kadar boka batmış bir standartta sana sunulabilir ama bataklıkta nilüferler açtırmak yine senin elinde olan bir hadisedir. İnanarak mücadele edenler her zaman kazanır. Kaybetse bile…

Ancak Süleyman abinin bu güruhtan olduğunu düşünmüyorum. Günahı benim boynuma olsun. Tek üzüldüğüm nokta Fatma halanın, son dalının kırılmış olmasıydı. Kadın şimdi kimin için kapısının önünü süpürecek? Hem evlat bu… Kolay değil…

Annemin bulamadığı anahtarı, kont montumun cebinden bulup evden çıktım. Fatma halaya başsağlığı dilemek istiyordum. Dikkatsiz adımlarla evine girdim ancak içerisi kalabalıktı. Kadınlar küçücük mutfakta helva kavuruyorlardı. Erkekler ise hayatta duyabileceğim en boş geyikler eşliğinde sohbet edip gülüyordu. Cenaze evinde gülünmez diye biliyorum ama gel de bunu orta yaşlı boşlara anlat…

Minik mutfaktaki kalabalıkta annemi görünce ona anahtarı uzattım ve Fatma hala nerde diye sordum.

“Bilmiyorum ki oğlum. Buralardadır herhalde.” Tamam dedim anneme ve o sıkışıklıktan sıyrılıp kapının önündeki ayakkabı yığınına basmadan dışarı çıktım. Derince aldığım nefesimi bir süpürge sesi kesti. Sol tarafıma baktığım zaman Fatma halayı gördüm. Elinde o eski çalı süpürgesi vardı ve yolu süpürüyordu. Hemencecik yanaştım yanına ve süpürgesine davrandım. Ancak çok sıkı tutuyordu ve bırakmadı.

Aman halacım ne yapıyorsun bırak ben süpürürüm. Sen içeri geçsene cenazen var. Dedim… Dedim ama haladan ses soluk çıkmadı. Bende bıraktım elini ve gözlerimi diktim. Başın sağ olsun diye mırıldandım. Ancak herhangi bir kıpırtı sergilenmedi. O an anladım ki Fatma hala bizimle değildi. Belki o çalı süpürgesiydi belki süpürdüğü yol belki süpürülen kirdi… Bu manzara beni ziyadesiyle üzmüştü.

Derin bir iç çekişinin ardından devam ettim.

Bugün geliyor değil mi?

Fatma hala son süpürge hamlesini de vurup duraksadı. Ağır adımlarla kapının önüne gitti ve çalı süpürgesini yerine astı. Sonra bana döndü ve:

“Vallahi geliyor.” Dedi.

O ana kadar düşünmemiştim… İki kelimedeki yeisin ne kadar ağır olabileceğini düşünememiştim. Sanki gökyüzünden bir kurşun düştü ense köküme ve ayak parmaklarıma kadar yakarak indi.

Yeryüzündeki tüm sözlerin tükendiği bir andı… Sadece baktım…

“Sokak tertemiz oldu. Birazdan gelir…” Dedi Fatma hala… Sözünü bitirdiği gibi köşeden, cenaze nakil aracı çıkageldi. Bir korna sesi savurdu önce… Sonra küçücük evdeki tüm insanlar dışarı çıktı. Muhtar Adnan abi açtı arabanın arkasındaki kilidi. Dört kişi sırtlandı yeşil örtülü tabutu ve alelacele içeri götürdüler. Ağlaşan kadınlar Fatma halanın etrafını sarmıştı.

Sonrası çok hızlıydı. On beş dakika içinde önce camiye götürdüler. Öğle namazına müteakiben cenazesi kılındı. Hemen ardından mahalle mezarlığı ve sonrası kara toprak…

O günden sonra bir süre Fatma halayı görmedim. Ne kapısının önünü süpürdü ne de adam akıllı dışarı çıktı. Birkaç kere kapısını çaldım ama açmadı. Mahalleliye sordum ama sadece erzak götürdüklerini ve onları da kapının önüne astıklarını söylediler.

Aradan dört ay ve güzel bir ramazan geçti. Ancak ben dört aydır Fatma halayı görememiştim. Arefe günü gelmişti ve babamlar beni kuruyemişçiye lokum almaya göndermişti. Her zamanki yollar ve her zamanki selamlar eşliğinde lokumu alıp dönüyordum. Sonra Fatma halayı gördüm. Elinde süpürgesi vardı kapının önüne süpürüyordu. Hemencecik yanaştım.

Halacım nasılsın? Bir süredir göremiyoruz seni. İyi misin bir ihtiyacın var mı? Ne istiyorsan söyle hemen getiriyim. Dedim ama sadece bana baktı ve gülümsedi.

Yolu süpürürken lafa girdi:

“Arefe günleri ölülerin bayramı olurmuş oğlum. Bunu biliyor muydun?” Dedi. Sonra son kaldırım taşının çevresini süpürüp kapısının önüne oturdu. Bana baktı ve bende hayır anlamında başımı salladım.

“Gidenler içimizi yakıp kül edince, neden birileri onları süpürmüyor oğlum?”

Yanına oturdum ve çalı süpürgesini tuttuğu elini sıktım.

Külleri süpürsen bile, içinin yandığı gerçeğini değiştiremezsin ki halacım. Bazı yanıklar bizim gurur nişanımız olarak ömür boyu kapımızın önünde durur. Hem dayanabildiğimiz kadar özel değil miyiz? Sen külleri süpür halacım. Ama yandığını asla unutma.

Fatma hala bana bakıp gülümsedi ve diğer eliyle elimi sıktı.

“Bu çalı süpürgesini on yaşındayken Süleyman yapmıştı. Kapının önünde üç taş oynamayı sevdiği için kendine süpürge yapıp süpürüyordu. İyi çocuktu benim oğlum. Çok içine atardı ama… Bakardı, üzülürdü ama belli etmezdi.”

Son sözünün ardından kafamı kapıya yasladım ve gökyüzüne baktım. Önümüzdeki çalı süpürgesinin anlamı altında ezilmemek için biraz daha yukarı baktım. Sokaklar dedim içimden. Bırak sokaklar kirli kalsın. Bırak içimizdeki küller bizleri boğana kadar bizimle eskisi. Biz yanalım ve gidenlere temiz sokaklar sunalım… Dönmeyenleri temiz sokaklarda bekleyelim… Mesela beklemek cehennemmiş diyelim. Diyelim ama yanmaya alıştığımız arefelerde, bir çalı süpürgesi gibi eskiyelim… Bırakalım küller kalsın…

Bana hala pişi sözün var… Dedim gökyüzüne bakarken. Fatma hala gülümsedi. Aylar sonra ilk defa gülümsediğine yemin edebilirdim.

“Yarın bayram namazından sonra kahvaltıda yiyoruz o zaman.” Dedi. Gülümsedim ve sadece tamam dedim.

Sonra kalktık. Fatma hala çalı süpürgesini astı ve içeri girdi.

Çalı süpürgesine baktım.

Gözümde, kocaman bir yangından kalan tek ganimet gibi parladı…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.