Barbunya

Karton bardakta getirdiği çayı uzatırken boğazını temizledi: “Şeker alır mısınız?” diye ekledi.

Donuk bakışlarını diktiği noktadan kaldırmayan Cem, oralı bile olmadı. Alnı, tam tepesinden inen ışık ve yüreğinde gittikçe yükselen bir takım karanlık hisler yüzünden terlemişti. Gözleri hala duygusuz ve yorgundu. Odaklandığı noktaya bir daha asla yerine dolduramayacağı düşünceler bırakıyordu.

“Cem bey. Daha iyi hissediyorsanız baştan başlayalım. Biliyorum zor bir süreçtesiniz ancak raporu hazırlamak için ifadenizi almam lazım.”

Komiser Berat, cinayet büronun en genç elemanıydı. Diğer amirlerinin aksine departmana yeni atanmıştı ve katili bariz cinayetlerin ayak işleri, genellikle ona kalıyordu. Topal Selim’in karısının cinayeti de bunlardan biriydi.

Birkaç kuru öksürük sonrasında tekrardan lafa girdi:

“Cinayet anında tek katlı evinizin bahçesinden giriyordunuz değil mi?”

Cem’den ses çıkmadı. Komiser Berat devam etti:

“Cinayeti işleyen, Akrep lakaplı İsmail Soncan’ı gördüğünüzde, annenizin göğsüne ekmek bıçağıyla sertçe ve dik bir açıyla darbe indirdi. Bunları onaylıyor musunuz?”

Cem yaklaşık yarım saat boyunca odaklandığı noktadan gözlerini çıkardı ve Berat’a döndü. Sözlerindeki acımasızlığı, mesleğinin getirdiği bir deformasyon olarak düşündü.

Dinmek bilmeyen ve dile gelmek isteyen cümleler, kanına zuhur etmeye başlamıştı. Sol elini karton bardağa götürdü ve sıcak çaydan bir yudum aldı.

“Dilerseniz baştan başlayayım. Vaktiniz varsa tabi.”

Berat, saatler sonra Cem’den reaksiyon aldığı için sevinmiş gibiydi. Keza daha raporunu bitirip amirine teslim etmesi lazımdı. Sonrasında vakti kalırsa, sevdiği grubun açık hava konserine gidecekti. Biraz seri kelimelerle karşılık verdi:

“Tabi lütfen.”

Oturduğu sandalyeyi biraz geri çekti. Sinirden titreyen sağ bacağını eliyle durdurup Berat’ın gözlerine baktı ve başladı:

“Adım Cem. 21 yaşındayım ve ekonomi okuyorum. Ailemle kalıyorum. Evin tek çocuğuyum. Bir oda bir salon minicik bir evimiz var. Gecekondu evi işte sizde gördünüz. Babam bizim ilçe takımının eski futbolcusu topal Selim. Öyle diyorlar. Pek topallamaz aslında. Yani nasıl desem, çoğu zaman adımlarına dikkat eder. Görüp görebileceğiniz en hırslı adamdır. Bacağındaki kusuru bile yenebilir benim babam. Değişik biri.”

Duraksadı ve çayından bir yudum daha aldı:

“Birde annem var. Onunda babamdan aşağı kalır yanı yok gibi… Şöyle bir düşününce, bizim ailede normal biri yokmuş. Annem… İsmi Fahriye. Babam kulüpteyken tanışmışlar. Çok eskiden yani… Tam benim yaşlarımda. Annemin babası, rahmetli dedem, mahallenin tefecisiymiş. Gerçi ben görmedim ama annem hep anlatırdı, dedem daha rahmetlik dayım doğmadan dağ başında gömü bulmuş. Bizans altınlarından bahsediyordu annem ama pek inanmıyorduk. Sonrasında dedem, devlete vermek yerine, altınları piyasaya el altından okutmuş. Baya bir parası olduktan sonra, parayı para ile katlama yoluna gitmiş. İsteyene borç verip, vakti gelince faiziyle geri tahsil edermiş. Neyse burayı fazla uzatmayacağım, o zamanlar yani annemlerin gençliğine geldim geri, tam o zamanlarda ilçenin futbol kulübü dedeminmiş. Para gani tabi kendisinde, bizim oraların bir nevi patronu olmuş yıllar geçtikçe…”

Kuru bir öksürükle karşı tarafın konuşmasını böldü.

“Cem bey. Cinayet anına gelsek…”

Ancak Cem, komiser Berat’ı duymamış gibi sözüne devam etti:

“Babam o zamanlar yıldırım gibi topçuymuş. Yan ilçelerden birçok takım istemiş babamı da dedem vermemiş. Hatta anlattığını göre, ben doğmadan önceki sene Fenerbahçe bile talip olmuş ama dedem nuh demiş peygamber dememiş. Çokta seviyormuş babamı. Annem daha 15 yaşındayken ondan üç yaş küçük bir erkek kardeşi varmış. Hani rahmetlik dayım dedim ya, işte o. Dedem tefecilikle uğraşırken çok düşman edinmiş kendine. Muhtemelen çok da yuva yıkmıştır diye düşünüyorum. Annemin gençliğinde dayımı öldürmüşler. Dedeme gözdağı vermek için kıymışlar küçücük oğlana. O yüzden dedem babamı ayrı severdi. Kızını verecek kadar çok sevmiş. Evlendirmiş annemle babamı. Babam anlatırdı, annem bazen dedeme ziyarete gelirmiş. Babamda o ilk gördüğü andan beri beğenirmiş annemi. Şanslılarmış anlayacağın.”

“Biraz daha hızlandırabilir miyiz?” Diyerek, sabırsızlandığını dile getirdi. Akşamki konser, Berat komiserin muhakeme yeteneğini, vakit geçtikçe ele geçiriyordu.

Cem yine oralı olmadı:

“Babamla annem evlenince, dedem onları kendi işlerinden hep uzak tutmuş. Küçücük oğlunu toprağa vermiş olmanın acısını bir türlü atamamış üstünden. Babam diyordu bunu. Ne zaman dertleşseler hep bunu anlatırmış. Oğlunun ölümü çok etkilemiş dedemi. Neyse bak burası önemli. Ben daha iki yaşındayken annemle babam dedemi de alıp rahmetli ananem ve dayımın mezarına ziyaretine gitmişler. Kurban bayramı arifesiymiş. Ben daha bebeğim diye mezarlığa götürmemişler. Bebeklerin gönül gözü açık olurda böyle ruhları falan görürler diyorlarmış. Batıl inanç herhalde… Götürmemişler işte. O gün, kabir ziyaretindeyken dedemle husumeti olan bir grup illegal adam, bellerinde silahlar basmışlar kabristanı. Dedemi vurmuşlar ve o hengamede babam atılmış annemin üzerine, korumak için kapatmış tüm bedeniyle ama diz kapağının altından vurulmuş. Dedem oracıkta ölmüş. Trajik bir son değil mi? Eşinin ve oğlunun yanı başında ölmesi yani. Allah rahmet eylesin… Babam o sıra feryat figan bağırıyor. Annem çığlık çığlığa alıyor ve adamlar çoktan topuk… Babam ondan sonra topal kalıyor. Tabi futbolu da bırakıyor. Dedemin mal mülkte haydan geldiği için çok hızlı bir biçimde huyu gidiyor. Derken ben daha yeni yeni adım atmaya başladığım zamanlarda maddi zorlukların ortasında kalıyoruz. Gerçi dediğim gibi babam çok hırslıdır. Taşı sıksa suyundan size çay demler hatta biraz zorlasa aynı taştan şeker bile üretebilir. Topal haliyle kulübün yönetimine giriyor. Altyapıda yetenekli çocukları bulup yetiştirmeye başlıyor. Hatta bizim kulübün altyapısını bilirsiniz. 3 büyüklere çok oyuncu verdiler. Bunların en az on tanesi babamın bulduğu çocuklardır. Tabi kulüp biraz nankör ama olsun. Nerde kalmıştım? Babam kulübün alt yapısında hoca oluyor annem iki üç yıla kendini toparlıyor derken biz bir şekilde yolumuzu buluyoruz. Akmasa da damlayan bir dinamiğimiz var. Şey vardı ama yaklaşık bir on sene kadar dedemin borçlarını ödedik. Son senelerinde senet işlerine de girmiş rahmetli. Oradan biri kazığı takmış dedeme. Rahmetli olunca da yasal varisi olan anneme kaldı borçları. Babamla annem onu ödediler, iki sene önce bitti son takdisi. Bak hiç unutmuyorum eğer bütün bunlar olmasaydı yeni bir eve alacaktık. Borçtan sonra tabi… İki sene kadar da biriktirdik ama işte…”

Ilıyan çayını tek yudumda içti.

“Rahmetli dedem, barbunya yemeğini çok severmiş. Hani şu kuru fasulyeye benzeyen yemek. Ben de aksine hiç sevmem biliyor musun? Gerçi nimettir öyle denmez ama ne bileyim küçüklüğümden beri sevemedim. Sırf dedem çok severdi diye annem her Çarşamba akşamı barbunya yapardı. Çarşambaları bizim semtte Pazar kurulur. Kendimi bildim bileli her Çarşamba barbunya yeriz.“

Komiser Berat, not aldığı tükenmez kalemi masaya sertçe vurdu:

“Cem bey acınızı anlıyorum ama şuan cinayeti anlatmanız lazım. Barbunyaya olan nefretinizi değil?”

Cem masaya yaklaştı ve avuçlarını kavuşturdu.

“Nefret ediyorum demedim. Sevmiyorum dedim. Arasında fark var. Anlat dediniz, bende anlatıyorum. Yükselmenize gerek yok.”

Berat akşamki konseri düşündü. Düşündü ve kendisine ukala yaklaşan Cem’i sakinlikle karşıladı. Kendisi akademiden çıktığından beri sinirlerini aldırmış gibiydi. Hemen sesinin tonunu alçalttı ve devam etti:

“Kusura bakmayın. Dinliyorum.”

“Geçen ay, genç takımlar için bölgesel bir turnuva vardı. İşte bu sayede yetenekli çocukları topluyorlardı. Babamın takımı da bütün bölgede favoriydi. Takımdaki ufaklıkları görsen var ya, fişek hepsi… Çok yetenekliler. Hele bir tıfıl var, ufacık bir şey… Sol ayak böyle, Messi gibi çocuk. Mehmet miydi, Mahmut muydu adı tam hatırlayamadım şimdi. Ama fena topçu… Babamın favori oyuncusu bu çocuk… Bizim gibi orta halli bir ailenin en küçük evladı diye hatırlıyorum. Babamda hırs etmişti kendi çapında, büyük kulüplere gitmesine vesile olacaktı. Öyle çok aileyi kurtarmıştır. Gerçi ünlü ettiği hiçbir futbolcu teşekkür etmedi orası ayrı. Zaten babamda hiçbir zaman takdir beklemedi. Bildiği tek şey futboldu. Mesela ben pek anlamam. Oynamamda. Babam benle pek oynamazdı. Nedenini hiç sormadım ama karşıma geçip iki pas attığını hatırlamıyorum bile. Uktesi kaldı mı dersen, hiç düşünmedim ancak onunla, sevdiği tek olaydan bir şeyler paylaşmayı isterdim. Bana derdi ki: “Bizim meslek nankördür oğlum. Bir sakatlanırsın, sütçü beygiri gibi keserler biletini. O yüzden sen oku avukat ol.” Bende biraz düz adamım, zaten pekte bir hobim yok. O yüzden onunla hiç futbol oynamadım ve okudum. Puanım avukatlığa yetmedi belki ama ekonomi de fena bölüm değil.”

Yutkundu.

“Turnuvanın başlamasına bir gün kala kulübün en kalantor destekçisinin yaveri geliyor. Babamı çekiyor ve diyor ki: “Abimizin oğlu takımdaymış. Yarın onu turnuvada göreceğiz. Lamı cimi yok. Karşı takımın hocasıyla da konuştuk. Bizim çocuğu forvete koyacaksın, oda gol atacak… Karşı defans çaktırmadan yatacak birkaç pozisyonda. Tamam mı hoca?”

Dediğim gibi babamın forveti o ufak çocuk. Kalantor adamın oğlu ise antrenmanlara bile gelmeyen hantalın teki. Babam olur mu öyle şey diye çıkışmış ama elden ne gelir. Kulübün mali destekçisi sonuçta… Baktı mevzu uzayacak, olur çekiyor orada. Maç günü gelince oynatmıyor adamın oğlunu. Karşılaşma bitince kulüp başkanı ile kalantor adam iniyor soyunma odasına, ağızlarına ne gelirse söylüyorlar babama. Babamın da asfalyaları atıyor bağırış çağırış başlıyorlar tartışmaya. Bir ara hiddetleniyor derken bu zengin adamın yancıları giriyor odaya belinde silah… Babam da çocuklar var diye atlıyor adamın üstüne Ufak bir hengame yaşıyorlar derken silah patlıyor ve yancı adam vuruluyor. Tabi şikayetçi nüfuslu olunca babamı paket etmeleri iki günü almıyor. Günümüzün adaleti çok yüzeysel değil mi?

“Sözünü kesiyorum ama babanızın adli süreci devam ediyor. Henüz net bir hüküm yok.”

“Ama olacak. Ortada bariz bir nefsi müdafaa bile olsa olacak. Çünkü davacı varlıklı biri.”

“Buna mahkeme karar verecek Cem bey…”

“Adalete karşı boynumuz kıldan incedir Berat Komiserim. Yeter ki yerini bulsun. Bundan sonrasını kısa keseceğim. Babamın içeri girişinin ardından küçük evimizde annemle çok vakit geçirdik. Akademik takvimde bittiği için evdeydim. Ona moral vermek için kendimi yırtıyordum. Mesela barbunya yapıyordu Çarşamba günleri. Yerken gülümsüyordum. İkinci tabağı istiyordum. Sonrasında beraber tatlı yapıyorduk. Bana anılarını anlatıyordu. Büyük bir dikkatle dinliyordum. Hiç olmadığımız kadar yakınlaşmıştık. Babamın hapiste olduğunu saymazsak, hayatımın en anlamlı bir ayıydı diyebilirim. Hatta yemin ederim ki yediğim en güzel barbunyaları bu ayda yedim. Değişik bir durumdu. İlk defa birinin bana ihtiyacı varmış gibiydi ve ben o kişiye nefes kadar muhtaçtım. Çünkü bir ikimiz kalmıştık. Cefakar annemin daha fazla üzülmesini istemiyordum. Seneye bitecekti okulum ve işe girip ev için bende para biriktirmeye başlayacaktım. Babama güzel bir avukat bulacaktık ve maksimum üç sene sonra mutlu mesut yaşayacaktık. Planım bu şekildeydi.”

Derin bir nefes aldı.

“Geçtiğimiz hafta cezaevine, babama ziyarete gittim. Durumlardan bahsettim vesaire… Anlattığına göre, dedemin eski hasımlarından biriyle aynı koğuşa düşmüş. Sanırım eski belalılardanmış. Babamı tanımış ve kavga etmişler. O gün babamın koğuşunu değiştireceklerdi. Babamın korktuğu yoktu ama adam pek tekin değildi. Bana dikkatli olmamızı söyledi. Herif cahilmiş. Kindar adamın ne yapacağı belli olmaz dedi. Anneme ve kendime dikkat etmemi söyledi. Bende onayladım ve görüşme sonrası eve geldim. Son birkaç günümüz bu minimalde devam etti. Dün akşamüzeri, kasaba gitmem gerekti. Az bir şey kıyma alacaktım. Annem köfte patates yapacaktı. Birde tatlı erik hoşafı yapmıştı. Yemekle beraber onu içecektik. Çıktım kasaba aldım kıymamı dönüyorum. Bir baktım dış kapı açık. Kafamı soktum içeri ve o şeyi gördüm. Burayı nasıl anlatırım bilmiyorum annemin göğsünde kocaman bir ekmek bıçağı vardı. Adam beni görünce bıçağı var gücüyle ittirdi ve yanımdan geçip kaçtı. O an hiçbir şey yapamadım. Annemin ağzından ve göğsünden kan fışkırıyordu ama ben elimdeki kıymayı bile bırakamadım. Donakalmıştım. Seslere gelen komşuların feryatlarına bile tepki veremedim. Sanki ayak parmaklarımdan ense köküme kadar tüm kanım ve canım çekilmiş gibiydi. Kendime geldiğimde olay yerinden bir polis bana su veriyordu. Akrep İsmail diye bir adam yapmış dediler. Babamın koğuşta kavga ettiği adamın tetikçilerinden biriymiş. Herif dedeme ve babama o kadar çok kinlenmiş ki dışardaki adamına infaz emri vermiş. Bir buçuk saat içinde yakalamışlar katili. Sonrasını biliyorsunuz işte.”

“Başınız sağ olsun.” Dedi Berat. Raporunu bitirmiş olmanın verdiği gizli sevinçle ayağa kalktı ve. “Şimdilik eve gidebilirsiniz. Yarın adliyeye çağırabilirsiniz. Bir süre şehir dışına çıkmayın lütfen.”

Cem derin bir nefes aldı.

“Babama haber verdiniz mi?”

“Girişteki arkadaşlara sorarsanız net bir cevap verirler ancak yüksek ihtimalle bilgi verilmiştir. Tekrardan başınız sağ olsun.” Saatine baktı Komiser Berat ve konseri yetişeceğine kanı getirince hızlı ve duygusuz adımlarla sorgu odasından çıktı.

İfadesini veren Cem karakoldan çıktı ve evine gitti. Dün geceden beri karakol koridorlarında o imza senin bu ifade benim koşuşturuyordu. Evinin çevresine gelince olay yeri şeritlerinin altından geçti. İçeri girdi ve annesini son gördüğü yere baktı. Belli belirsiz numaralardan oluşan sarı takozlara bir süre baktıktan sonra içeri girdi. İçinde önüne geçmekte her geçen saniye zorlandığı bir takım hisler köpürüyordu. Bir bardak su almak için mutfağa gitti ve bangonun üstündeki kıymayı gördü. Sonra ocağın üstünde soyulmuş ama kızartılmamış patateslere baktı. Hayatının en derin nefesini aldı. Birkaç ömür sürecek kadar içinde tuttu ve alt dudağını kanatırcasına ısırdı. Boğazında kocaman bir dünya vardı ve yutkunmakta zorluk çekiyordu.

Ağır adımlar ile salona gitti ve ceketini vestiyere astı. Gözü duvardaki takvime takılmıştı. Takvim dünde kalmıştı ve bir hışımla onu yırttı. Bugüne yani çarşambaya getirip tekli koltuğa oturdu. Ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktu. Tam o anda yok olmayı istedi. Değişemeyen bir yok oluşun ortasında kaybolmak için bildiği tüm anıları unutmaya hazırdı.

Karmaşık hislerin duygusuz valsi sırasında kapı çaldı. Kim olduğunu hiç merak etmediği halde yerinden kalktı ve kapıyı açtı. Gelen komşusu Sevim teyzeydi. Elinde bir tencere vardı ve ağlıyordu.

“Ah oğlum geldin mi? Dünden beri çok üzgünüz. Toprağı bol olsun annen çok iyi insandı. Sende bizim oğlumuzsun unutma bak. Bir ihtiyacın olduğunda hemen bize geliyorsun. Yemek yaptım sana açsındır. Al bunu.” Dedi ve tencereyi eline tutuşturdu. “Isıtıp yersin oğlum. Ben fazla durmayayım. Acın var şimdi. Bir ihtiyacın olursa çekinme bak.” Diye ekledi ve ağlayarak gitti.

Cem tencereyi mutfağa götürdü ve ocağın üstüne koydu. Dünden beri bir şey yememiş olduğu için yemeği ısıtmaya karar verdi. Kapağı açtı ve barbunyayı görünce duraksadı. Sonrasında tencereyi ısıtmadan aldı ve tekli koltuğuna döndü. Tahta kepçeyle barbunyayı yemeye başladı. Bir kepçe sonra ağlamaya başladı. Bütün barbunyayı yedi ve ağlamaya devam etti. Uyuyana kadar ağladı. Sonra… Uyandı ve boş barbunya tenceresine bakıp yeniden ağladı.

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.